Friday, August 22, 2014

Bir Ömür Boyu Sütun Üzerinde Yaşayan Azizler


Aziz Büyük Simeon’un 421 yılında bir sütunun üzerine çıkıp oturarak başlattığı Stylitetizm hareketi onu takip eden yıllarda özellikle doğu Hiristiyanları arasında çok popüler oldu. Manastır hayatını ve çileciliği bir ileri boyuta taşıyan Stylite’lar çoğu yerde aziz mertebesine yükseltildiler.                                                                                                                                 

1. MANASTIR HAYATI VE ÇİLECİLİK

1.1 Kutsallık ve Azizlik

Aziz ve azize, Hıristiyanlıkta iyilikleriyle tanınmış kutsal kişidir. Hiristiyan toplumu için önemli işler başarmış, üstün ahlaklı kişiler ölümünden sonra kilise tarafından aziz (saint) ilan edilirdi. Arapça kökenli aziz sözcüğü ermiş demektir.
Kutsal Varlık Tartışması, Rafael, Apostolic sarayı, Vatikan

4-5. yüzyıl arası Doğu Roma toplumunda kutsal erkek ve kutsal kadın figürlerinin ortaya çıktığı bir dönemdi. Kutsal insan yalnızca kutsal bir hayat süren bireyi temsil etmiyordu. Bu Tanrı’yla doğrudan bir bağ kurma gücüne sahip ve bu sayede diğerlerinin de kurtuluşuna yardım edecek ya da daha çok bilinen haliyle mucizeler gösteren, özellikle de hastaları iyileştirdiğine inanılan biriydi. Hiristiyanlıkta kutsal insan düşüncesi Hz.İsa’nın havarilerinin Yeni Ahit’te tasvir edilen mucizelerinden ortaya çıkmıştı. 

Hiristiyanlığın ilk zamanlarında azizlik konumuna genellikle şehitlik yoluyla ulaşılabilineceği düşünülmekteydi ve inanan kişi şehidin ölümünden sonra kutsal kişinin kişisel eşyaları aracılığıyla onunla iletişim kurmaya çalışırdı.
Hayatta iken kutsal olarak nitelenen kişiler ise bir anlamda yaşayan şehitlerdi ve toplum içerisinde ölmüş azizler gibi bir rol üstleniyorlardı.Bu nedenle kutsal insana gösterilen bağlılık, azizlere ya da şehitlere gösterilene çok benziyordu. Ortaçağda feodalitenin gelişimiyle birlikte şehir aristokrasisi çökünce, boşluğu doldurmak kutsal kişilere kalmıştı. Onlar da yerel liderlik, halkı imparatorluk temsilcilerine ve hatta Tanrıya ulaştırabilen bir aracılık yapıyorlardı.

1.2 Çilecilik ve keşişlerin babası Mısırlı Aziz Antonius

Üçüncü yüzyılda Hiristiyanların bir bölümü hayatlarından memnunken, dünyayı ruhunda kötülük besleyen bir sığınak olarak gören, bir azınlıkta vardı. Bu kişiler zamanla dünya nimetlerinden vazgeçmeye başladılar. Keşişlerin ve Manastırcılığın babası olarak adlandırılan Mısırlı Aziz Antonius, MS 251 yılı civarlarında doğdu. 105 yıllık yaşamının 70 yılını, herhangi bir insani bağlantının uzağında, çölde geçirdi. Mısır’da başlayan manastırcılık, kısa sürede Filistin, Suriye ve Mezopotamya’ya yayıldı. 340 yılından önce Anadolu’nun kuzeyinde kurumsallaştığını  ve yaklaşık 350’ye gelindiğinde, Batı Avrupa’da bazı keşişlerin bulunduğunu biliyoruz.
Mısırlı Aziz Antonius

Dünyadan bu el çekme, ilk kez Mısır’da cemaatler halinde gerçekleşti. Pek çoğu köylü olan binlerce insan, günlerini dua ederek ve el emeğiyle çalışarak geçirdikleri yerleşkelerde toplandılar. Bunlar ilk manastırlardı. Çilecilik bir hiristiyan buluşu değildi. Dinsel nedenlerle evlenmeme, cinsel ilişkide bulunmama, Qumran (İsrail’de antik şehir) gibi bazı Yahudi topluluklarında daha önceleri uygulanmıştı. Dördüncü yüzyıla gelindiğinde bu ilgi, fiziksel zevklerin reddi anlamında, ilk münzeviler ve keşişler tarafından izlenecek daha yaygın bir hareketin parçası olarak saplantıya dönüştü. Bu durum kadınları daha belirsiz bir durumda bıraktı. Bir taraftan Havva geleneğinde, sakınılmaları gereken, baştan çıkaran kadın olarak görüldüler. Kilise papazlarının vaizleri, kadın tenine bir anlık bakışla uğranacak tehlikelerin korkunç uyarılarıyla doldu. Öte yandan kendini bakireliğe adayanlar, daha belirli bir konum elde ettiler (Bakire Meryem kültü aynı yıllarda ortaya çıktı).

Manastır, belli bir tarikata mensup fertlerin çalışma, eğitim ve ibadetlerini tamamen Tanrıya adamak üzere, toplumdan ayrı bir şekilde, cemaat halinde yaşayabilmelerini temin maksadıyla düzenlenmiş olan yapı, ya da yapılar topluluğudur. Manastırlar kadın ve erkek manastırları olarak ayrı yapılmıştır. İçlerinde yaşıyanlara da keşiş denmiştir. Manastır yaşantısı, III.yüzyılın sonlarında insanların, yalnızlık içinde oruç tutmak ve derin düşünceye dalmak maksadıyla çöllere ve dağlara çekilmeleri şeklinde başlamıştır. Çok geçmeden bu münzeviler küçük ibadet mekanlarına ya da kiliselere bitişik ya da onlara çok yakın hücreler inşa etmişlerdi. Süryanice konuşulan eyaletlerde bunlara ‘Ahdin oğulları’ adı veriliyordu.

1.3 Manastır yaşantısını başlatan kişi Aziz Pachomius

Mısır’lı Aziz Pachomius (292-346), keşişlerin birlikte aynı tapınakta yaşama fikrine öncülük eden ilk kişidir. Pagan bir ailenin çocuğu olarak doğdu. Roma ordusunda askerlik yaparken Hiristiyanlığı seçti. Ordudan ayrılıp 317 yılında çilekeş oldu. İlk manastırını 323’de Mısır Tabennisi’de açtı.

Bu döneme kadar Mısır çölleri özellikle Nitria bölgesi kısa sürede manastırlar ile doldu. Bu dönemde bölgede 50,000’den fazla keşiş yaşıyordu. Burada her keşiş, bir hücrede yalnız başına yaşamakta ancak yemek ve cemaatle yapılan ibadetlerde diğerleriyle bir araya gelmekteydi. Binalar belirli bir plana göre yapılmamıştı, çevreleri de henüz duvarla örülmemişti. Keşişlerin beceri ve ustalıklarına göre farklı gruplara ayrılmaları dışında, bu manastırların fiziki görünümleriyle ilgili olarak herhangi bir şey bilinmemektedir. Yine bazı manastırlar, gezgin ve hacılar için ayrı yapılar içermektedir. Bütün bunları belirli bir düzene, Roma ordusundan esinlenerek, Aziz Pachomius sokacaktı.
Aziz Pochomius

Beşinci yüzyıla kadar manastır türü yapılar bütün Akdeniz’e ve Avrupa yoluyla kuzeye doğru yayılmıştı. Binaların organizasyonu, buralarda gerçekleştirilen faaliyetlerin niteliğine göre değişiklik arz etmekteydi.

1.4 Manastır tipleri
  • Tek Başına Manastır Hayatı. Manastır hareketi Doğu Roma döneminde klasik hale gelecek ve yalnız ve topluluksal olmak üzere iki biçim alacaktır. Aziz Antonius tek başına gerçekleştirilen birinci tipin rol modeliydi. Antonius’un, temelde soyutlama, dua ve oruçtan oluşan bir yaşam tarzı vardı. Uykusuz kalması, asla bedenini suyla yıkamaması ya da yağlamamasına karşın daha sonraki dönemlerde ortaya çıkan vücudu cezalandırma yöntemlerini uygulamıyordu. MS 306’da 55 yaşındayken inziva sürecine son verdiğinde sanki yücelmiş gibi görünüyordu. Fiziksel olarak yaşlanmamış, ruhani bir metanet, eğitim ve hastalara şifa verme gücü kazanmıştı. Ardından birçok kişiyi münzevi bir yaşamı benimsemeye ikna etti ve böylece dağlarda ve çölde kurulan manastırlara keşişler yerleşti. Yaşamının bundan sonraki 25 yılını halkın arasında geçirdi. Şifacı gücünden yararlanmak için seçkin kişiler, tartışmak için putperest filozoflar ziyaretine geliyordu. Hasta Roma İmparatoru Büyük Constantinus bile şifa bulmak için ziyaretine gelmişti.
  • Çoklu Manastır Hayatı. Manastırcılığın toplumsal biçimi, Antonius’un genç çağdaşı Aziz Pachomius (ölm. 346) tarafından  Yukarı Mısır’da kuruldu. Roma İmparatorluk ordusunda hizmet ettikten ve kendisini bir Hiristiyan keşiş olarak eğittikten sonra Pachomius, manastır yaşamı için en uygun olanın askeri model olduğuna karar verdi. Tabennisi’de Nil nehrinin sağ kıyısında kurduğu manastır, her birinin başında bir kumandanın bulunduğu evlere bölünen surlu bir karargah olarak tasarlanmıştı. Keşişler, mesleklerine ya da zanaatlarına uygun olarak dağıtıldıkları bu evlerde zamanlarının büyük bölümünü el emeğiyle geçiriyorlardı. Birlikte çalışıyor, birlikte ibadet ediyor ve birlikte yemek yiyorlardı. Manastırlarda mutlak yönetim hakimdi. Pachomius öldüğünde sayıları birkaç bine ulaşan rahip ve rahibelerin ayrı ayrı yaşadığı 13 manastırın lideri durumdaydı.                                              
Keşişler manastırda, kilitleri olmayan odalarda yatıyorlar, bir şilte, iki yakasız gömlek, bir başlık ve birkaç temel ihtiyaç dışında hiçbirşey bulundurmalarına izin yoktu. Manastıra kabul edilmek için kutsal yazılara ilişkin biraz bilgi ile okuma yazma bilme yeterliydi. Keşişler kendi aralarında kol boyu mesafeyi korumaları gerekiyordu ve karanlıkta konuşmaları yasaktı.  Manastır dışına ancak iki keşiş birlikte çıkabiliyordu ve dışarıda gördüklerini içeride anlatmaları kesinlikle yasaktı.

1.5 Kiliseler Manastırlara karşı

Gerek tek başına, gerek toplu halde, manastırcılık, yerleşik kiliseye bir tehdit oluşturmaktaydı. Aslında keşişler, gerçek anlamıyla Hz.İsa’nın buyruklarına uyan havarilerinin basit yaşamlarına geri dönmek arzusundaydılar. İncil’de yazılanları kendilerine şiar edinmişlerdi. ‘Eğer kamil olmak istersen, git, neyin varsa sat ve fakirlere ver, göklerde hazinen olacak’, ‘Bütün iman edenler bir arada olup, her şeyleri müşterek olduğu,  mallarını ve mülklerini satıp herkesin ihtiyacına göre dağıttıkları ...’(Resullerin işleri 2. 44-45) İncil’in koyduğu bir tek ahlak olduğuna ve tüm hiristiyanların birer keşiş olması gerektiğine inanıyorlardı. Mükemmelliği Kilise aracılığıyla aramıyorlardı.

Manastırcılığın İstanbul’a ulaşması Suriyeli Süryaniler tarafından oldu. İstanbul’da ilk manastırları 420’li yılarda bu gruplar kurdu. İlk manastırlar kentin içerisinde değil İstanbul surlarının dışında kuruldu. Bu diğer şehirler içinde geçerliydi. Kentlerde keşişlerin varlığı Doğu Roma İmparatoru I.Theodosios gibi dindar Hiristiyan imparatorlar tarafından yasaklanmıştı. Başlangıçta birbirini destekleyerek güçlenen Kiliseler ve İmparatorluk, manastırcılığa karşıydılar ve manastırcılığı din dışı bir hareket olarak görüyorlardı. Manastırcılığın bağımsızlığından rahatsız oluyor kendi kontrolleri altına almak istiyorlardı.

5. yüzyılda manastırlar birer kurum olarak büyümeye devam ettiler. Manastırlar, özellikle de varlıklı kişiler, keşişlere büyük konutlar tahsis ettikçe yaygınlaştı. 6. yüzyılda etin bütün baştan çıkarıcılığına karşın kendisini kanıtlamış eğitimli bir çilecinin, gerçek kimliğini saklarsa, şehirdeki bir kilisede papazlığa gelebileceği kabul edilmeye başlandı. Bunun üzerine pek çok keşiş inzivadaki hayatlarını bırakıp şehirlere gittiler. Bu döneme kadar şehirdeki din adamlarının bozulan hayatlarına karşılık keşişler yiğitlikleri, mucizeleriyle toplumda önem kazanmışlar ve manastırlarda doruğa çıkmıştı. Bu değişiklik ile kendi arzularıyla toplum dışına çıkan keşişler artık toplumsal düzenin bir parçası haline geldiler. Bunun karşılığı da kilise yetkilileri tarafından düzen altına alınmaları oldu. İmparator Iustinianos manastır yaşamının kutsallığını kabul ederken, manastır kuruluşunu ve manastır başrahibi atamalarını piskopozluk onayına bağladı. Bağımsızlık gitmişti.

1.6 Manastır hayatının esaslarını belirleyen Norcia’lı Benedict

Norcia’lı Benedict
İtalya Norcia’lı Benedict (480-547),  manastır organizasyonu konusunda Mısır’lı Aziz Pachomius’dan etkilenmişti. 529 yılında İtalya’nın Monte Cassino bölgesinde bir cemaat oluşturmuş ve aynı zamanda keşişlerin hayatlarını düzenleyen bir yönetmelik hazırlamıştı. Program ibadet, eğitim, mediasyon ve el işleri gibi aktivitelerden oluşmaktaydı ve bir baş rahibin idaresini gerekli kılmaktaydı. 8. yüzyılın sonlarına kadar, Benedict’in yönetmeliği, Batı’da Avrupa manastırlarının kabul edilmiş esasıydı. İlk manastır planı, Sain Gall Planı olarak bilinmektedir ve bugün hala, İsviçre’de Saint Gall’de mevcuttur. 110 keşiş ve 150-170 tarım işçisi ve diğer çalışanları barındıracak şekilde tasarlanmıştır. Saint Gall planı kiliseyi, manastırı ve rahipler için olan binaları, hasta, yaşlı ve kimsesiz çocukların barınaklarını, manastırın dünyevi işlerinden sorumlu olanların ikamet ettikleri yerleri ve cemaate hizmet eden binaları içermekteydi.

1.7 İkonoklazm (İkonakırıcılık) Dönemi

Erken Hiristiyan sanatında, ‘İlahların sadece sembolik suretlerinin tasvir edilmesi’ genel kuralı dolayısıyla, Hz.İsa ve diğer azizlerin resmedilmesinden kaçınılmıştır. 324 yılında Konstantinopolis’in kuruluşundan sonra bu kural yavaş yavaş değişmiş ve dini resimler yapılmaya başlamıştı. İbadet amaçlı kullanılan ikonalar, Tanrı’nın ve azizlerin tahta üzerine boyanmış iki boyutlu tasvirleridir. V. ve VI. yüzyıllarda ikona kullanımı giderek yaygınlaştı. Daha önceden Hz.İsa’nın koyun gibi sembolik tasvirleri yerine gerçekçi resimleri yapılmaya başlandı. 691 yılında Konstantinopolis’de İmparator II.Justinian desteğinde toplanan Trullo Konsili Hz.İsa’nın dini semboller yerine kendi insani görüntüsüyle tasvir edilmesine karar vermişti. Hatta İmparator II.Justinian Doğu Roma altın paraların bir yüzüne Hz.İsa resmini diğer yüzüne kendi resmini bastırtmıştı.

726 yılında Doğu Roma İmparatoru III.Leon ikonalara karşı konuşmalar yapmaya başladı. Konstantinonopolis’deki imparatorluk sarayının girişi olan Chalke Kapısı'nın üstünde duran Hz.İsa ikonası kaldırılarak yerine bir haç konuldu. 730 yılında Danışmanlar konseyini toplattı ve ikonalara tapınmanın kanuna aykırı olduğunu belirtti ve ikonaların kamulsal alanlardan kaldırılmasını istedi. Böylece ikonoklazm hareketi başladı. Bunu tüm kiliselerden ikonaların kaldırılması izledi. Kiliselerdeki ikonalar ve mozaik resimler söküldü, parçalandı. III.Leon’un neden bu hareketi başlattığı konusunda çeşitli yorumlar yapılmıştır. Bunlardan en öne çıkan iki neden;
  • Dini konularda gerçekçi tasvirin yasak olduğu Yahudilik ve İslam dininden etkilenmedir.
  • Bir başkası ise, İmparator III.Leon Ege Denizi’nde Thera (Santorini) adasındaki  volkanik patlamayı, Tanrının cezalandırması olarak algılamış ve zaten kendisinin de karşı olduğu ve eskiden yasak olan ikonacılık dan vazgeçilmesine karar vermiştir. Santorini’de dünyanın bilinen en büyük volkanik patlaması MÖ 1628 yılında olmuştu. III.Leon döneminde olan patlama muhtemelen daha sonra gerçekleşen daha az şidddette bir patlamadır.
Batı Hirisitiyanlığı ve Papalık en başından beri ikona yanlısı tavrını sürdürdü ve ikona kırıcılık yalnızca doğu Hiristiyan kiliselerinin bir tasarrufu olarak kaldı. Bugün İstanbul kiliselerin de görülen mozaik resimlerin hepsi bu dönemin bitiminden sonra 10. yüzyıldan itibaren yapılan mozaiklerdir.

İkonakırıcılık hareketine esas tepki ise kilise piskoposları ve rahiplerinden değil manastır keşişlerinden geldi. İkon karşıtlığı dönemi, VI.Constantine imparatorluğu sırasında 24 Eylül 787’de II.İznik Konseyinin toplanmasına kadar devam etti. Bu konsülde alınan kararla ikonokliazm 57 sonra sona erdi.

1.8 Manastırcılığın gelişmesi

Manastırcılık ikonoklastik dönemden güçlenmiş olarak çıktı. Bu bağımsız gücü kendilerine ve yönetimlerine tehdit olarak gören İmparatorlar çıkardıkları kanunlarla manastırların kontrolü altındaki toprakların önce genişlemesine engel oldular. Sonra da yavaş yavaş bu toprakları İmparatorluk kontrolüne aldılar. Böylece manastırların ekonomik gücü zamanla azaldı. 
Gürcistan’da Katshki, 1944’de bir stylite’ın iskeletinin bulunduğu küçük manastır.

Konstantinopolis’teki ilk manastır, manastırcılığın ortaya çıkışından 300 yıl sonra kurulur. Konstantinopolis’in en eski manastırı 6. yüzyılda Suriyeli Dalmatous adıyla anılan Dalmatou manastırıdır. Suriyeli keşişler tarafından kurulan bir diğer manastır ise İstanbul Çubuklu’da üç vardiya halinde 24 saat dua okunan Akoimetoi (Uykusuzlar) manastırıdır. Doğu Roma imparatorluğunda 7.yüzyılda yaşanan ekonomik ve sosyal bunalım nedeniyle manastırlarda yaşayan keşişlerin kısıtlamalar nedeniyle batıya gittiğini görüyoruz. Hemen ardından gelen Devlet politikası olarak ortaya çıkan İkonoklast döneminde keşişlerin ikona yanlısı görüşleri, devlet tarafından üzerlerindeki baskı ve kısıtlamaların artmasına neden olmuştur.
Kuzey Yunanistan’daki 2,000 metre yüksekliğindeki Athos dağındaki 20 manastırda 1,500 civarında keşiş yaşıyordu.

Manastırlar Doğu Roma İmparatorluğu topraklarının her yerine dağıldığı halde bazı yerler daha önemli olmuştur. 8.yüzyıldan itibaren Bitinya’daki Olympos (Uludağ) manastırı sahip olduğu topraklar bakımından en önemlisiydi. 10.yüzyıl sonundan itibaren, daha sonra tüm dağları geride bırakacak olan Athos dağı ikinci büyük merkezdi. Miletos yakınlarındaki Latmos(Söke Beşparmak) dağı, Ephesus civarındaki Galesion (Alaman) dağı da diğer önemli manastır bölgeleriydi.  

Trabzon Sümele Manastırı inşaası MS 365-369

Doğu Roma İmparatorluğu’nda din iki farklı kurum tarafından yönlendirilmiştir. Bunlardan birincisi devlet yönetimi altında kurulan ve yönetilen Patriklik ve ona bağlı kiliseler. İkincisi ise kökenleri erken hiristiyanlık dönemine kadar giden  Manastırlardır.

Mardin Mor Gabriel Manastırı, inşaası MS 397

Anadolu'nun başlıca manastırları:
  • Sümela Manastırı (Trabzon)
  • Vazelon Manastırı (Trabzon)
  • Kuştul Manastırı (Trabzon)
  • Mor Gabriel Manastırı (Mardin)
  • Deyrul Zaferan Manastırı (Mardin)
  • Rahipler ve Rahibeler Manastırı (Kapadokya)

Yunanistan topraklarında Athos dağından sonra en önemli manastır toplumu 11.yüzyıldan sonra kurulan Meteora manastırlarıdır. 1923 yılına kadar Metamorphosis manastırına sepet içerisinde iple çekilerek çıkılıyordu. Bir dönemler 20 civarında manastırın aktif olduğu bölgede bugün altı manastır faaliyette. 

Yunanistan – Kalambaka, Meteora Manastırları

İlkçağ’ın koruyucu pagan tanrılarının yerini Hıristiyan keşişler almıştı. İslamın gelişmesiyle islamın egemen olduğu topraklarda manastırların yerini tekkeler, keşişlerin yerini dervişler aldı. Bursa Anadolu’daki bu kültür değişimlerinin odağındaydı. Uludağ / Keşiş Dağı’na gelen dervişler, Anadolu mitolojisini tekrar yaratmıştır.

1.9 Manastırcılığın önemini kaybetmesi

İngiltere ve Galler’de manastırların önemsizleşmesi İngiltere Kralı VIII.Henry’nin 1536’da çıkardığı kanunlar ile İngiltere’nin Vatikan Kilisesinden ayrılmasıyla başladı. VIII.Henry arazileriyle çok güçlü olan ve Papa’ya bağlı olan manastırları kapatarak, arazilerini devlet adına şahıslara satmış ve ülkenin hem dini hem de idari yöneticisi olmuştur. Ada’da dört yılda(1540) 800 manastır dağıtılmıştı.

XVI. yüzyıldaki Protestan reformunu ve 1789’daki Fransız Devrimi’ni takiben birçok manastır yok edilmiştir. XIX. yüzyılın ortalarında sömürgecilik ve artan misyonerlik faaliyetleriyle Afrika, Amerika ve Japonya’da manastırlar kurulmaya başlandı. XX. yüzyılda, özellikle de II.Dünya savaşından sonra manastır cemaatleri aktivitelerini dini faaliyetlerle kısıtlamayıp barınma, beslenme, sağlık hizmetleri ve yüksek öğretimi kapsayacak şekilde çeşitlendirdiler.


2. BULUTLARA UZANAN STYLİTE’LAR VE STYLİTETİZM

Stylite’lar bir sütunun tepesinde yıllar hata bir ömür boyu oturup çile dolduran Hiristiyanlardı. Vücudun çile çekmesinin, ruhun günahlardan kurtulmasını sağlayacağına inanıyorlardı. Bu harekete katılanların çilekeş hayat tarzlarına Stylitetizm denildi. Suriye’de bazı kutsal kişiler, onları görmeye gelen binlerce meraklı ya da dindar ziyaretçilerin bakışları önünde, yıllar boyu tırmandıkları sütunlarının tepelerinde yaşadılar. Bunların en tanınmışı başlangıçta boş bir sarnıçta bacaklarını zincirleyerek oturmuş olan Antakya’lı çoban Simeon’du. Symeon daha sonra Antakya kırsalında bir sütunun üzerine çıkarak pek çok kişiyi etkiledi. İnsanlar bu sütunun etrafında topladıkça o daha fazla sessizlik aramış, bu nedenle sütunun boyunu sonunda 16 metreye ulaşana kadar yükseltmişti.


2.1 Büyük Stylite Aziz Simeon

Tarihin bilinen ilk Stylite’i(Yunanca sütun), bir sütunun üzerinde yaşayan Simeon’dir. Aynı ismi taşıyan sonraki stylite’ler Genç Stylite Simeon, III.Stylite Simeon ve Lesbos(Midilli) Stylite’i Aziz Simeon’da ayırmak için Büyük Stylite Aziz Simeon olarak adlandırılır. MS 390 yılında Antakya Sis’de (Adana iline bağlı Kozan) bir çobanın oğlu olarak doğdu. Sis, Kilikya’ya vilayetine bağlıydı ve Doğu Roma İmparatorluğu sınırları içerisindeydi. Hiristiyanlık bu bölgede hızla yayılmıştı. 
Hayatta ilk öğrendiği şey koyun otlatmak oldu. Simeon küçük yaşta annesi Martha’nın etkisiyle Hıristiyanlığa yönelmişti. 403 yılında henüz 13 yaşındayken Antakya yakınındaki Süryani Tell'Ada Manastırına çile çekmek için gitti. Buradaki ibadet yaşamında, Hıristiyanlıkta Paskalya döneminde yaklaşık altı hafta süren Büyük Perhiz (Lent-özellikle hayvansal gıdaların tüketilmediği oruç) orucunu hiç birşey yemeden  tutmaya başlamış, halsiz düşmesi üzerine Manastır rahibi tarafından ziyaret edilmiş ve kendisine su ve ekmek verilmiştir. Simeon birkaç gün sonra yarı baygın halde bulunduğunda kendisine bırakılan yiyeceklere günlerdir hiç dokunmadığı anlaşılmıştır. Yapılan incelemede karnını palmiye yapraklarından yaptığı bir kemerle çok sıkı bir şekilde bağladığı anlaşılmıştır. Kemeri öylesine sıkı bağlamıştır ki etine işleyen yaprak kalıntılarını yaradan çıkarabilmek için, dokunun günlerce suyla yumuşatılması gerekmiştir.

Sağdaki resimdeki kilise Simeon adına yapılan kiliseyi, yılan Simeon’un yerde bıraktığı dünyevi günahı, istiridye ve inci ise semavi(göksel)  zenginliği temsil ediyor.

Manastır’da geçen dokuz yılın sonunda, diğer keşişler abartılı bir çile metodu uygulayan Genç Simeon’un akşamları gizli gizli kalkıp yemek ve su içtiğini iddia ederek, manastırdan uzaklaştırılmasını istemişlerdir. Simeon kendini gömdürüyor ya da uyumadan sürekli ayakta duruyordu. Midesi küçülen Simeon Büyük Perhizi her yıl yenileyecekti. Sonunda manastır yönetiminin baskısıyla manastırdan ayrılınca eski Telassinos’un (Antakya) altmış kilometre doğusundaki Deir Samaan’da çekildiği kulübesinde üç buçuk yıl yaşayacaktır. Bu dönemde tuttuğu Büyük Perhiz boyunca hiç yemek yemediği ve su içmediği rivayet edilir. Bu durumdan sağ salim kurtuluşu, o dönemde büyük bir mucize olarak karşılanmıştır. Oruç zamanlarında, bir mağaraya kapanıp, mağaranın girişini duvarla kapattırıyordu.

Simeon’un sütununda gösteren 6.yüzyıl tasviri gümüş levha. Numan’daki Ma'arrat kilisesinin hazinelerindendi. Ruhsal saflığı sembolize eden deniz kabuğu Simeon’u kutsarken, sütuna sarılmış yılan şeklindeki şeytan günah işlemeye çağırıyor. (Louvre müzesi)

Kulübede geçirdiği dönem sonrasında Simeon, Şeyh Bereket Dağında kayalık bir çıkıntıya yerleşecek ve bu küçücük mekana kendini tutsak edecektir. Bölge, Suriye’nin kuzeyinde, Apamea’dan Orta Asya’ya kadar uzanan ulaşım yollarına hakimdir. Ancak mucizelerinden ötürü kendisinden şifa ve dua dileyen, ona yüz sürmek isteyen ziyaretçi müritlerinin sayısı burada da artacak ve onlarla konuşmaktan yorgun düşerek ibadete yeterince zaman ayıramayacaktır. Bu durum onu daha farklı ve köktenci bir yaşam tarzına yöneltmeye itecektir: bir sütunun üstüne yerleşmek. 421 yılında üç metre yüksekliğindeki eski bir sütunun tepesine çıktı. Böylece 459 yılına kadar 36 yıl sürecek çılgın ve özgün macerası başladı.

Sütun başının üzerinde, ikiye iki, dört metrekarelik düz bir alan vardı. Orada yaşamaya başladı. Sürekli dua ediyor ve belli aralıklarla diz çöküyordu. Danışmak isteyenler, duasını almak isteyenler onu rahat bırakmayınca, valinin emriyle sütun 16 metreye kadar yükseltildi. 

Simeon bir yandan ibadete zaman ayırmak için ziyaretçilerinden uzaklaşmak istemekle birlikte, diğer yandan müritlerinin hep yanı başlarında kalarak, varlığını onların hizmetine sunmak istiyordu. Dilenci, zanaatçı ya da çiftçi olsun, varsıl yoksul kendisini görmeye gelen herkesle ilgileniyordu. Yıllar sonra Simeon Stylites, günde iki kez, halka konuşmaya başladı. Müritleri sütunun etrafında toplanıyor, konuşmasını dinliyor ve soru soruyordu. Yüksekliği gittikçe uzayacak olan ünlü sütunun üstünde ancak oturması ya da ayakta durmasına olanak veren etrafı kısa parmaklıklarla çevrili küçücük bir platform yaptırmıştı. Bu düzlemde uzanıp yatmasına olanak yoktu, ayakta uyumayı vücuduna öğretmesi gerekecekti.
Simeon yatay olarak uzaklaşma olanağı bulamadığı insanlardan dikey olarak kurtulmayı deneyecektir. yaşamını sürdürebilmesi için köyün çocukları sütunun tepesine tırmanıp ona ekmek, su ve keçi sütü getiriyorlardı. Başlangıçtaki sütun yaklaşık dört metre yüksekliğindeydi. Müritler zamanla kalabalıklaşıp bu yüksekliğe kolayca ulaşabilince sütunun yükseklikleri kademe kademe arttı. İnsan kalabalıklarının sütunun çok yakına gelip Simeon’un dua etmesini engellememesi için sütunun etrafında çift duvar örülmüştü. Simeon sütunun yakınına annesi dahil hiçbir kadının yaklaşmasına izin vermiyordu. Çok ısrarcı olan annesine ‘Eğer buna hak kazanırsak, bir sonraki yaşamımızda buluşacağız, sabırlı ol’ diyordu.

Mucizelerle ün salan azizin ziyaretine gelenler, sütuna dayadıkları bir merdiven aracılığıyla yanına kadar çıkıp, onu yakından görerek, onunla konuşabiliyorlardı. Yaz kış dinlemeden gece gündüz, elleri çoğu zaman gökyüzüne dönük halde ayakta ya da oturmuş durumda Tanrıya dua ediyordu. Bir tür hac ritüeline dönüşen ziyaretleri, bölgedeki Hıristiyanların dışında çöl bedevileri, Ermeniler, Persler, İsmaililer, İspanya’dan İberler ve hatta Etiyopalılardan oluşan çok heterojen bir hayran kitlesi gerçekleştiriyordu. Arap hükümdarı Numan’ın hac ziyaretlerinden rahatsız olduğu anlatılır.

Doğu Roma İmparatoru II.Theodosius(401-450) ve eşi Aelia Eudoxie, Simeon’a büyük saygı gösteriyorlardı. Simeon hastalandığında Theodosius üç rahip gönderdi ve artık bulunduğu yerden inmesini rica etti. Ancak Simeon tedavi edilmeyi reddederek, bu işi Tanrıya bırakmayı tercih etti ve bir süre sonra kendiliğinden iyileşti. İmparator I.Leo(401-474), Simeon’un Khalkedon Konsili lehindeki mektubuna büyük önem verdi. Khalkedon Konsili, Hz.İsa’nın biri tanrısal diğeri insani iki kişiliği olduğunu ve bu ikisinin hiçbir şekilde birbirinden ayrılamaz iki özellik olduğunu açıkladı böylece bütün Airus’çular sürgüne gönderildi.

Simeon’un Paris’in  koruyucu azizi Genevieve(419-502) ile de yazıştığı söyleniyor.  Simeon Stylites, sadece dini konuşmalar yapmıyordu, siyasi konuşmalar da yapıyordu. Hatta konuşmaları o kadar etkiliydi ki, Doğu Roma İmparatoru II.Theodosius ayağına kadar gelip sütunun üzerine çıktı ve azize siyaset konusunda fikir danıştı.

Simeon Stylites, hayatının 36 yılını o sütunun tepesinde geçirdi. 2 Eylül 459 tarihinde, 16 metre yüksekliğindeki sütunun tepesinde, elleri kavuşmuş ve gözleri kapalı halde dua eder konumda öldü. Müritleri ölümünü ancak iki gün sonra fark edebildiler. Antakya Piskoposu Martyrius büyük bir kalabalığın katıldığı cenaze törenini yönetti ve Simeon Antakya'da defnedildi. Kemiklerinin bir kısmı, on yıl sonra İstanbul'a getirildi.

Simon Dağı’nda (Cebel Sim’an) yer alan, St.Simeon Manastırı kalıntıları arasında, sekizgen merkez avluda bu meşhur sütunun temel mermeri ve üzerinde aşınmayla yuvarlaklaşmış sütunun küçük kalıntısı bugün de ayaktadır. Stylite’ların öncüsünün ölümünden sonra bölgede onun yolundan giden birçok taklitçi ve müridine ilham kayağı olmuştur. Ölümünü izleyen yüzyıl boyunca, Doğu Roma topraklarında modaya uyan çileci stilit ardılları sütunlar üzerinde onun gibi zorlu bir yaşam sürdüler.

Konuşmaları yazı haline de getirilen bu ilk sütun yazarı İran'da baskı altında tutulan Hristiyanların ve Roma İmparatorluğu’ndaki ezilenlerin haklarını savundu ve faizin sınırlandırılmasını istedi. Daha yaşarken, Roma İmparatorluğu’ndaki zanaatkarlar, onu koruyucu azizleri ilan ettiler. Ona 'Gökle yer arasında yaşayan aziz.' diyorlardı.

2.2 Büyük Stylite Aziz Simeon Kilisesi

Stylite Aziz Simeon Kilisesi Suriye Aleppo’nun 30 km kuzeybatısındadır. MS 459’da Aziz Simeon öldükten sonra yapımına başlanan ve MS 490 yılında yapımı bitirilen yapı, zamanının en büyük dini yapısıdır. Doğu Roma İmparatorluğu’nun desteğiyle Stylite Simeon haç merkezi, Aziz Simeon’un sütunun bulunduğu yere yapılmıştır. Kilise Qalaat Semaan (Sem’an kalesi) ya da Simeon Manastırı olarak bilinir.

Dini merkez meşhur sütunu içine alan merkezdeki sekizgen yapının yanlarından dışarıya doğru uzanan dört kiliseden oluşuyordu. Dini kompleks 5.000 metrekare kapalı alanıyla İstanbul’daki Ayasofya’nın büyüklüğüne yakındı.  Ama Ayasofya gibi şehrin merkezinde değil tam tersine en yakın şehirden 60 km uzaklıkta, çıplak ve ıssız bir tepenin üzerindeydi. Dini kompleksin içinde Kiliselerin yanında bir Manastır ve bir çok büyük barınma yeri vardı.

Aziz Simeon sütunu sekizgen avlunun merkezinde bugünde görülebilinir. Yüzyıllarca ziyaret eden hacıların sütundan kopardıkları parçalar nedeniyle sütun küçülmüş ve sonunda sütunun üzerine hacıları engellemek amacıyla çok büyük bir taş yerleştirilmiştir. Sütunun bulunduğu yerdeki sekizgen yapı dört kilise ile çevrilmişti.


Doğudaki Bazilika diğerlerinden biraz daha büyüktür. En önemli olanıydı ve önemli törenler burada yapılırdı. Doğu Bazilika’sının güney duvarına bitişik Chapel ve Manastır vardı. Güney Bazilika’nın karşısında vaftizhane bulunuyordu. Vaftizhanenin batısı Deir Semaan’a doğru tören güzergahıydı. Stylite Aziz Symeon’a adanmış Qalat Saman Manastırı ve Bazilikası 12.yüzyılda tahrip edildi. Haziran 2011’den beri UNESCO Dünya Mirası sahasıdır.


Suriye’de Aziz Simeon kilisesi harabeleri. Resmin ortasındaki yuvarlak taşın altındaki dikdörtgen temel, Simeon’un sütunun altlığıydı.
Vaftizhane
Kilisenin güney cephesi

2.3 Stylite Aziz Daniel

Aziz Daniel 409 yılında, Samosata(Samsat, Adıyaman) yakınlarında Maratha’da doğdu. Babası Elias annesi Martha’idi. Martha’nın çocuğu olmuyordu, dualarında eğer çocuğu olursa onu Tanrıya adayacağını söylüyordu. Duaları sonucunda çocukları olunca adını da Tanrının vermesi için beklediler. Çocuk beş yaşına kadar isimsiz yaşadı. Bir manastır ziyaretlerinde baş rahibine çocukları için isim sorduklarında, rahip dini kitaplardan birini rastgele açtı ve MÖ 600 dolaylarında yaşamış Yahudi peygamber Daniel’in ismini buldu. Böylece Martha’nın oğlunun adı Daniel oldu. Anne ve babası oğullarını manastıra bırakmak istediler ama manastır rahibi, Daniel’i çok küçük olduğu için kabul etmedi. Daniel 12 yaşında ailesine haber vermeden gidip Manastıra katıldığı yıla kadar anne ve babasıyla yaşadı. Manastır baş rahibi, üç hafta manastırın kapısında yatan Daniel’i  istemeyerek de olsa manastıra kabul etti. Daniel’in anne ve babası oğullarını manastırda bulduklarında çok sevindiler.

Daniel ve manastır baş rahibi Antakya Piskopozu tarafından bir toplantı için Antakya’ya çağrıldıklarında, Teslanissae köyündeki büyük manastırda misafir edildiler. Daniel orada Büyük Stylite Aziz Simeon’u sütununda gördü ve takdisini aldı. Zaman içersinde Daniel manastırda yükselerek baş rahib oldu. 42 yaşında manastırdan ayrılarak, daha önce iki hafta birlikte zaman geçirdiği Büyük Simeon’u ziyaret etti.  Amacı Kudüs’e gitmekti ama yolda fikrini değiştirerek hiç Grekçe bilmemesine rağmen ikinci Kudüs olarak kabul edilen İstanbul’un yolunu tuttu.

Daniel İstanbul’a vardığında, Avrupa yakasında, başkentin dikkatine çekecek kadar yakın ve uygun bir yer olan Anaplus (Arnavutköy) adlı köye yerleşti.  Başlangıçta köy sakinleriyle sorunlar yaşadı ama artık kullanılmayan bir putperet tapınağındaki şeytanları kovup, rahatsızlanan İstanbul Patriği Anatolius’u iyileştirince kısa  sürede ünü yayıldı.  Daniel Anaplus’da dokuz yıl yaşadı. Büyük Stylite Aziz Simeon Antakya’da öldükten sonra müridi keşiş Sergius, Aziz Simeon’un deri başlığını İmparator I.Leo’ya verilmek üzere İstanbul’a getirdi. Huzura çıkmayı başaramayan Sergio, hemşerisi Daniel’in yanında kaldı. Böylece Sergio Daniel’in müridi olurken Simeon’un başlığı da Daniel’e geçti.

Şapkayı da alan Daniel artık Aziz Simeon gibi bulutlara uzanan bir sütunun üzerinde oturabilirdi. Bir saray memurunun yardımıyla, İmparatorun bahçesinden kolaylıkla görülebilecek, bir başka Süryaniye ait üzüm bağının yanına, iki insan boyu yüksekliğindeki sütunu yerleştirdi ve 33 yılını geçireceği platformuna çıkıp oturdu. Böylece Daniel saray ileri gelenlerinin ve imparatorluk ailesinin dikkatini çekmeyi başardı. Herkez bu ilginç denemeyi izlemeye başladı. İmparatoriçe eğer taşınmaya razı olursa Daniel’i kendi mülküne yerleştirmeyi önerdi ama Daniel reddetti. Daniel bir süre sonra Büyük Simeon’un yolunu izleyerek ilkinden daha yüksek bir sütuna çıktı. Ardından temeli, bir oğlunun olacağını müjdelediği İmparator tarafından atılan bir üçüncüsünün.

Yeni sütunun bulunduğu yere Antakya’dan Aziz Simeon’un sütunun kalıntılarından Aziz Simeon’a adanmış bir anıt, şehitlik ve manastırdan oluşan bir dini merkez kuruldu. Daniel’inde yaşamı kolay değildi. Suriye’nin ılıman ikliminden sonra İstanbul’un kışı sert gelmişti. Bir keresinde neredeyse donarak ölecekti. Daniel’in sütununa birçok insan geldi ve hastalığı için şifa, şans ya da kutsamasını istediler. Daniel hepsine yardım etti, şifa dağıttı. Daniel’in dualarıyla gerçekleşen birçok olaydan sonra İmparator Patrik Gennadius’dan Daniel’i üst derece rahip olarak atamasını istedi. Daniel’in kehanetlerinden biri İmparator ve Patriğe önceden söylediği İstanbul yangınıydı. Aziz Simeon’un kemiklerinin İstanbul’a getirtilmesi de Daniel’in fikriydi.

İmparator I.Leo kızını, Antakya Adana arasında yaşayan İsaurianlıların lideri Zeno ile evlendirmişti. Genç çift de oğullarına imparator dedesinin adını (Leo) koydular. I.Leo imparatorluğu 473 yılında torunu II.Leo’ya bıraktı. Esas güç ise babası imparator naibi Zeno’nun elindeydi. Kısa süre sonra çocuk İmparator II.Leo salgın bir hastalıktan ölünce babası Zeno imparator oldu. Doğu Roma aristokrasisi İsaurianlı birinin imparatorluğunu kabullenmek istemeyince 475 yılında karşıklıktan yararlanan I.Leo’nun karısının kardeşi Senatör Basiliscus, Zeno’nun tahtını ele geçirdi. Basiliscus, Monofizit yanlısıydı. Patrik Acacius, Aziz Daniel’e yalvararak sütunundan inip İstanbul’a gelmesini ve İmparator Basiliscus’u monofizitleri desteklemekten vazgeçirmesini istedi. Böylece Daniel 33 yıllık stylite yaşamında ilk ve tek kez sütunundan indi. Ayasofya’da İmparator Basilizcus, Daniel karşısında diz çökerek Daniel’in görüşünü sordu, ardından da hiristiyan dünyası bölünmekten kurtulup  yeniden barışa kavuştu. Monofizit görüş (İsa’nın hem tanrı hem insan tek kimlikli oluşu görüşü), İnsani ve İlahi tabiatların katışma ve değişme olmaksızın tek bir tabiatta birleşmesi ve tek tabiata dönüşmesini savunur.

Doğu Roma İmparatoru I.Leo onun için üzerinde platformlar olan sütunlar yaptırdı. İmparator Zeno’da onu ziyaret edenler arasındaydı. İstanbul Patriği Aziz Gennadius tarafından takdir edilerek kutsandı. Daniel hızla insanlar için bir çekim merkezi oldu. Hiristiyanların periyodik yaptıkları ekmek ve şarapla gerçekleştirilen Eucharist ritüelini bile sütununun üzerinde yaptı. Sütununda vaazlar verdi, nasihatlar etti, kendisine getirilen hastaları iyileştirdi. Aziz Daniel 11 Aralık 493’de öldü ve Büyük Stylite Aziz Simeon’dan sonra en çok tanınan stylite oldu.

2.4 Genç Stylite Simeon

Genç Stylite adıyla bilinen Aziz Simeon (521 – 24.5.597) Antakya’da doğdu. Babası Edessa’lı, Martha adlı annesi azizeydi. Çocukluğundan itibaren John adlı bir din adamının gözetimi altında oldukça münzevi bir hayat yaşamaya başladı. Evlerinin yakınında Aziz John(The Baptist) kilisesi vardı ve sık sık oraya giderdi.  Daha yedi yaşındayken hocası John’ın sütunun yanına bir sütun da kendisi koyarak yeni yaşamına başladı. Yazdığı bir mektupta ilk dişini kaybettiği zamandan beri sütunun üzerinde yaşadığını belirtmişti. Bu düzende bir hayatı 69 yıl sürdürdü.  


Bu süre boyunca birçok kez sütununu ve yerini değiştirdi. Bu değişimlerin ilkinde toprak üzerinde geçirdiği kısa zamanda Antakya Patriği ve Seleucia Papazı kendisini papaz yardımcılığına atamışlardı. Hocası John’ın ölümünden önceki son sekiz sene boyunca,  sütunlarının mesafesi aralarında kolaylıkla konuşabilecek uzaklıktaydı. John müridinin aşırıklarını frenliyordu. John’un ölümünden sonra Simeon dünya nimetlerinden tamamen elini ayağı çekti ve Theopolis yakınlarındaki küçük ağaçların dallarında çileli bir hayata başladı. 

Simeon rahipliğe atandığında müritleri sütununa tırmanarak Simeon’un elinden komunyon alabilmek için birbirleriyle yarışıyorlardı. Diğer birçok stylite gibi onun hakkında da çok sayıda mucize anlatılıyor. Hayatının sonuna doğru Antakya yakınlarındaki mucizeler dağı adı verilen bir dağ eteğindeki sütununda yaşarken öldü. Genç Simeon’a atfedilmiş çok sayıda mektup vardır. Bunlar arasında Doğu Roma İmparatorları I.Justinian ve II.Justin’de var. Genç Stylite Simeon’un sütunun bulunduğu yerde bir takım dini yapılar var. Sütunun doğusunda bir kilise, batıya doğru bir avlu, komplekse giriş ve rahiplerler ile hacıların kalacağı yerler vardı.Sonradan sütunun bulunduğu sekizgen yapının kuzeyine ve güneyine de kiliseler yapıldı. 

Dini merkezin planı
Genç Simeon Sütunun bugünkü hali

Bugün bölgede yaşayanlar yıkıntılara Manastır diyor. Dağ ile Akdeniz arasında da Samandağ (Simeon dağının Türkçesi) adı verilen ilçe var.

Aziz Simeon Madolyonu

Stylite’lar anısına yapılmış üzerlerinde resimleri olan madalyonlar da var. Madalyondan görülebileceği gibi mermer sütunun üzerinde 4 m2 ahşap platform ve korkuluklar var. Sütunun yanında görülen kayadan oyularak yapılmış merdiveni Simeon ile konuşmak isteyenler kullanıyor. Bu taş merdivenin kalıntıları hala yıkıntılar arasında görülebilir. Simeon Mucizeler Dağı’ndaki sütununa 551 yılında çıktı. 597 yılında 76 yaşında öldüğünde sütununa yakın bir yerde annesi Martha’nın mezarının yanına gömüldü.

Stylite’ları hayatlarının önemli bir bölümünü sütunun üzerinde geçirmeye iten şeyin ne olduğu bilinmiyor. Hz.İsa ve havarileri  münzevi hayata çilekeşliğe karşıydılar. Burada bazı başka etkilerin olduğunu düşünmek gerek. Stylite’ler büyük çoğunluğu aynı bölgeden çıktı. Eğer bir çocuk 7 yaşında bir sütunun üzerine çıkıyorsa bu çocuğu özendiren bir şeyler var demektir. Genç Simeon’a gene bu bölgede yaşamış olan Büyük Stylite Simeon’un adı verilmişti. Azize kabul edilen annesi  Martha oğlunu motive etmek için vaktinin büyük bir kısmını sütunun altında geçiriyordu.  
Büyük ve Küçük Simeon Stylite’leri gösteren ikon. Sol taraftaki Büyük Simeon, Manastır Büyüklerine boyun eğip sütundan inerken resmedilmiş.  Büyük Simeon’un sürekli ayakta durmaktan dolayı bir bacağında bacak ülseri rahatsızlığı oluşmuştu ve bu nedenle platformunda tek ayakla duruyordu. Sağdaki sütunda ise Küçük Simeon resmedilmiş.

2.5 Stylite Aziz Alypius

Stylite Aziz Alypius 7.yüzyılda dünya nimetlerinden kendisini çekmiş bir çilekeşdi.  Kilise kurucusu olarak saygı görüyordu. Çocuğu olmayan kadınların şifacısı, çocukların koruyucusuydu. Alypius(522-640) Hadrianopolis(Edirne) şehrinde doğdu. Çok genç yaşta dul kalmış annesi çok dindardı. Oğlunu Rahip Thedore’ın yanına eğitime gönderdi ve kendisi de rahibe olmaya karar verdi. 

Alypius, pagan tapınağı üzerine Büyük Martyr Saint Euphemia anısına bir kilise inşa etti. Kilisenin dışına bir sütun dikerek yetişkin hayatının çoğunluğunu sütunun üzerinde geçirdi. Sütunun yanına biri rahipler biride rahibeler için olmak üzere iki manastır yaptırdı ve her ikisininde ruhani başkanı oldu.
53 sene sütunu üzerinde ayakta durduktan sonra artık ayakları onu taşımayınca sütunundan inmek yerine hayatının son 14 senesini sütunu üzerindeki platformunda uzanarak geçirdi. 640 yılında 118 yaşında vefat etti. Simeon ve Daniel ile birlikte üç önemli styliteden biri kabul edilir. Kafatası Athos dağındaki Koutloumousiou Manastırında saklanmaktadır.

2.6 Diğer Stylite’ler

Lesbos’lu(Midilli) Stylist Aziz Symeon (765 - 844) Doğu Roma İmparatorluğu’nda ikinci İkonoklazm(814-842) döneminde iki kez stylist yaşamı denemiş bir keşiştir. Kuleye benzer sütununda kendisini dünyadan izole etmiş, vaktini dua ederek geçirmiştir. İkonakırıcılar tarafında sürekli olarak değişik yerlere sürülmüş ve Karadeniz, Marmara kıyılarında balıkçı kılığında yaşamak zorunda kalmıştır. En son İzmir’de yaşarken memleketine dönmüş ve orada ölmüştür.

Stylite Kutsal Luke 10.yüzyılda İstanbul’da yaşadı. Doğu Roma imparatoru  Constantine Porphyrogenitus döneminde askerlik yaptı. Bulgarlarla yapılan savaşta binlerce kişinin ölüp kendisinin mucizevi şekilde kurtulması üzerine kendini tanrıya adamaya karar verdi. Bir sütuna çıkarak  ruhani bir hayata başladı.  Khalkedon (Kadıköy) yakınlarında 45 sene bir sütunun üzerinde yaşadı. 970 yılında vefat etti.

Filistin’de bir dağın tepesindeki bir mağarada 25 sene yüzünü batıya hiç dönmeden, yüzüne güneşin batmadığı münzevi bir hayat yaşayan bir din adamından bahsediliyor.  Bunlar kadar meşhur olmayan başka stylite’lar olduğu hatta kadın stylite’larda olduğu biliniyor. Bu olayı batıya taşımak isteyen birkaç girişim oldu ama batıda fazla rağbet görmedi. Doğuda ise 12. yüzyılın sonuna kadar benzer olaylar yaşandı. Sonrasında bir daha görülmedi.




Kaynakça
Manago, Cyril – Bizans Yeni Roma İmparatorluğu
Dikici, Radi – Şu Bizim Bizans
Gregory, Timothy E. – Bizans Tarihi





Saturday, August 9, 2014

Neden Avrupalılar Amerika’yı keşfetti de Amerikalılar Avrupa’yı keşfedemedi?


1. İNSANLIĞIN EVRİMİ
İnsanın yaşayan en yakın akrabası goril, şempaze ve cüce şempazedir. Bu üç maymun türü sadece Afrika’da yaşadığı için insanın  da orada evrimleştiğine inanılıyor. İnsanlık tarihi Afrika’da yaklaşık 7 milyon yıl önce başladı. O yıllarda insansı maymunlar çeşitli sınıflara bölündüler. Bu sınıfların birinden goril evrildi, diğerinden şempaze, başka birinden de insan. 

1.1 Homo Eructus
Dörtbuçuk milyar yaşındaki Dünyada dört milyon yıl önce insansı maymun dik durur hale geldi. İkibuçuk milyon yıl önce de gövde ve beyin büyüküklerinde göreceli olarak gelişmeler oldu. 1.7 milyon yıl önceki evrede Homo Erectus gövde büyüklüğü olarak bugünkü insana çok yakın olmasına rağmen beyin büyüklüğü bugünkü insan beyninin yarısı kadardı. Taştan yontulmuş aletler kullanıyorlardı. Yedi milyon yıl önce insanlığın ortaya çıkışından sonraki 5-6 milyon yıl bütün insanlık tarihi Afrika kıtasının içerisinde geçmişti.
1.2 Homo Sapiens
Yaklaşık yarım milyon yıl öncesine ait insan kafatasları daha büyük, daha yuvarlak yapılarıyle Homo Erectus’dan ayrılıyordu. Yarım milyon yıl önce Afrika ve Avrupa’da bulunmuş bu insanlara Homo erectus’dan farklı olarak Homo sapiens denildi. Homo sapiens, Homo erectus’un evrilmiş haliydi. Bununla beraber Homo sapiens’ler bugünkü insandan iskelet bakımından hayli farklıydılar. Küçük beyinleri vardı ama ateşi kullanmayı biliyorlardı. Avustralya’da insan yoktu çünkü Avrasya’dan oralara gidecek deniz taşıtı henüz yapılmamıştı. Amerika’da da insan yoktu çünkü insanlar Amerika’ya geçiş yapacakları Asya’nın en uç noktası olan doğu Sibirya’da bazen suların altında kalan bazen de kuruyan Bering boğazına henüz ulaşmamışlardı. Ayrıca Sibirya’nın soğuğunda yaşayabilmek Homo sapiens’in becerebileceği bir şey değildi.
1.3 Homo Neanderthalensis
150.000 ile 40.000 yıl arasında Avrupa ve batı Asya’da dünyanın diğer bölümlerinden farklı bir insan türü ortaya çıktı. Bunlara Homo Neanderthalensis (Neanderthal) denildi.   Neanderthal’lerin çağdaş insandan biraz daha büyük beyinleri vardı. Bu insanlar ölülerini gömüyorlardı ve hastalarına bakıyorlardı. Afrika’da Neanderthaller ile aynı dönemde yaşamış iskeletler karşılaştırıldığında Afrika’dakilerin modern insana daha fazla benzediği ortaya çıkıyor. 
1.4 Cro-Magnon
50.000 yıl önce insanlık tarihinde ilk büyük sıçrama oluştu. Doğu Afrika’da bir örnek taştan el aletleri ve deniz kabuklarından süs eşyaları bulundu. Benzer gelişmeler kısa süre sonra Orta Doğu’da ve Güneydoğu Avrupa’da görüldü. Buralarda bulununan Cro-Magnon olarak isimlendirilen iskeletler bugünkü insanın aynıydı. Cro-magnon çöp yığınlarında yalnızca taştan değil kemikten yapılmış el aletleride bulundu. Cro-magnon kazı merkezlerinde zıpkınlar, mızrak fırlatıcılar hatta ok ile yay bile bulundu.

Cro-magnon’lardan bize ulaşan en önemli ürünler sanat eserleridir. Olağanüstü güzel mağara resimleri, heykeller, müzik aletleri. Fransa da Lascaux mağaralarındaki normal büyüklükteki boğa ve at resimlerini gören bir kişi onların sadece iskelet olarak değil zihinsel olarak da çağdaş olduklarını kabul eder.
1.5 İnsanlar Dünya’ya yayılıyor
Yaklaşık 100.000-50.000 arasında insan büyük bir değişim ve ilerleme gösterdi. Bunun nedenini bilim adamları insan gırtlağının gelişmesine bağlıyor. Dilin anatomik gelişmesinin insanın yaratıcılığının etkinleşmesinde büyük rol oynadığına inanılıyor. Büyük sıçrama tek bir bölgede olup diğer yerlere mi dağıldı ya da farklı bölgelerde paralel bir şekilde mi gelişti? Birinci görüş sıçramanın Afrika’da olduğu doğrultusunda. Bazı antrapologlar da farklı bölgelerde paralel gelişmeler olduğunu öne sürüyor. 
40.000 yıl önce Cro-Magnon’lar çağdaş iskeletleri, etkin silahları ve aletleriyle Avrupa’ya geldiler. Birkaç bin yıl içerisinde, yüzbinlerce yıldır Avrupa’da yaşayan Neanderthal’lerden eser kalmadı.  Bu sonuç bize Cro-Magnon’ların çok üstün teknolojileri, dil becerileri ya da beyinlerini kullanarak Neanderthal’lere hastalık bulaştırdıkları, onları öldürdüklerini ve onların yerlerini aldıklarını gösteriyor.
Buzul çağlarında denizlerin suları bugünkü seviyesinden 100 metre aşağıdaydı. Dolayısıyla bugün deniz olan Bering boğazı, Manş boğazı gibi bazı kıyı kesimleri kuru topraktı. İlk deniz taşıtları 13.000 yıl önce Akdenizde kullanılmaya başlandı.  Avustralya ve Yeni Gine’ye büyük sıçramaya kadar hiç kimse gidememişti. İnsanlar 35 bin yıl önce Avustralya’ya, Yeni Gine’ye tekneleriyle gelip yerleştikten sonra ilk büyük katliamı yaptılar. Büyük baş hayvanlar insanlar tarafından yok edildiler. Bugün Avustralya ve Yeni Gine’de Afrika ve Avrasya’ya oranla büyükbaş hayvan yok. En büyük hayvan 50 kiloluk kanguru.   Eskiden Avustralya/Yeni Gine’de dev kangurular, gergedan benzeri hayvanlar gibi çeşitli büyük boy memeliler vardı. Ayrıca 200 kg ağırlığında devekuşu benzeri uçamayan kuşlar, bir tonluk kertenkele, dev piton, karada yaşayan timsah da vardı. Bu hayvanların hepsi insanlar geldikten sonra yok oldular. Bu kıyımdan sonra buralarda evcilleştirilecek hiçbir hayvan kalmamıştı. 
Sıçrama sonrasında insanlar Avrasya’nın en soğuk bölgelerine kadar gittiler. Neanderthaller Buzul çağında mağaralarda yaşamış ve soğuğa alışmışlardı ama Almanya ile Ukrayna Kiev’in kuzeyine geçememişlerdi. Anatomik olarak çağdaş insana benzeyenler 20.000 yıl önce Sibirya’ya gittiler. 

İnsanların Dünya’ya yayılışı
Amerika’ya insanların 14.000 ile 12.000 yıl arasında bir zaman döneminde yerleştiğine inanılıyor. Amerika kıtasındaki bulunan en eski insan kalıntıları Alaska’da 12.000 yıl öncesine ait. O dönemde iki Amerika kıtasında toplam yaklaşık 10 milyon avcı yaşıyor. Bering boğazı MÖ 14000 yılında deniz seviyesinin en son yükselişinde sular altında kaldı. Amerika’ya Asya’dan geçenler çoğunlukla bu tarihten önce Bering boğazı henüz toprak iken geçtiler. Alaska’da insanların yaşadığını gösteren kanıt MÖ 12000 yılına aittir. Bundan kısa bir süre sonra Kanada buz tabakası kuzey güney doğrultusunda çatladı ve bir koridor açıldı. Böylece insanlar Kanada’nın Edmonton kentinin çevresindeki düzlüğe Great Plains’e geldiler.
Yaklaşık 15.000 yıl önce Amerika, Afrika’nın Serengeti(Kenya civarı) düzlüklerine benziyordu. Fil ve at sürülerini aslanlar, çitalar kovalıyor, develer bu sürülere katılıyordu. Tıpkı Avustarlya-Yeni Gine’deki gibi bu hayvanlarda yok oldular. Avustralya’da bu 30.000 yıl önce olurken Amerika’da 14.000 önce ile 12.000 yıl önce arasında oldu. MÖ 11000 yılında soyları tükenmişti. Grand Canyon bölgesinde yaşayan Harrington dağ keçisinin MÖ 11000’de bir iki yüzyıl içerisinde nesli tükendi. Rastlantı da olabilir ama bu tarih Clovis avcılarının Grand Canyon’a geldikleri tarih. Meksika’daki yerleşim birimlerine Clovis deniyor. Amerika kıtalarında güneye doğru yayılan avcılar daha önce hiç insan görmemiş hayvanları kolayca avlayıp yok etmiş olabilirler. Belki bu görüş doğru olabilir ama dünyanın en iyi avcıları Amerika kıtalarında mı yaşıyordu? Neden avcı insanlar Afrika ya da Avrasya’daki hayvanları yok edemediler? Buna karşın başka bir iddia da, Amerika’daki büyük memeli hayvanların buzul çağı sonundaki iklim değişikliği nedeniyle yok olduğudur. Bu değişiklik MÖ 11000 yıllarına denk geliyor. Yanlız Amerika kıtasından daha önce 22 kez buzul çağ yaşanmıştı ve bu hayvanlar bu dönemleri atlatabilmiş ve canlı kalabilmişlerdi. Ne oldu da 23. buzul çağın sonunda insanlar ile birlikte yaşarken yok oldular.   Muhtemelen bu yok etmeyi insanlar yaptı. Böylece Amerikan yerlilerince daha sonra evcilleştirilecek büyük baş hayvan bulunamadı. Hayatta hiçbirşeyin nedeni tek değildir. Mutlaka etki eden başka faktörler de vardır. Hayvanların yok olmasına da hem insanlar, hem iklim değişikliği hem de şu anda bilemediğimiz bir faktör etki etmiş olabilir.

2. YİYECEKLERİN EVCİLLEŞTİRİLMESİ
Dünyada evcilleştirmeye aday karada yaşayan 148 büyük memeli hayvan türü mevcut. Çiçekli yaban bitki çeşitlerinin sayısı da 200.000. Yaban bitkilerinin büyük bir çoğunluğu evcilleştirmeye uygun değildir. Odunsudurlar, yenilebilir meyveleri yoktur, yaprakları ya da kökleri yenmez. Bu bitki kümesinden yalnızca birkaç binini insanlar yer ve ancak birkaç yüzü ilk insanlar tarafından evcilleştirilmiştir. Dünya üzerindeki bütün tarım ürünlerinin yıllık hacminin %80’ini bir düzine tür oluşturur. Bunlar buğday, mısır, pirinç, arpa, süpürgedarısı, soya fasülyesi, patates, manyok, tatlı patates, şekerkamışı, şekerpancarı ve muzdur. Bugün dünyada insanların tükettiği kalorinin %50’den fazlası tahıllardan sağlanıyor.
Bilinen ilk çift sıralı buğday(nişastalık buğday) tarımı MÖ 8500 dolaylarında Bereketli Hilal’de yapılmıştır. MÖ 6500’de Yunanistan’a MÖ 5000’de Almanya’ya gelmiştir. Yiyecek üretimi dünyada birkaç bölgede değişik zamanlarda başladı. Bazı yerlerde komşu avcı toplumlar bunu görerek alıp deneyip çiftçi oldular. Bazı yerlerde de üretim yapılan yerlerden gelenler, avcı toplumların ortadan kaldırarak onların topraklarına egemen oldular.  Mısır ABD’ye MS 200 dolaylarında Meksika’dan geldi. Ama MS 900’e kadar önemsiz bir besin olarak kaldı. Fasülye bir iki yüzyıl sonra geldi. Bezelye MÖ 8000‘de evcilleştirilmişti. Zeytin MÖ 4000 de evcilleştirildi. Meşe ağacı hala evcilleştirilemedi.

Bazı bitki türlerinin havayla uçabilen yada suda bozulmadan yüzen tohumları vardır. Rüzgar ya da havanın etkisiyle farklı bölgelere ulaşabilir. Çoğu bitkinin ise üremek için hayvanlara ihtiyacı var. Tohumunu güzel kokulu çiçeğinin ya da meyvesinin içerisinde saklar,  bu güzellikle hayvanlara kendisine çekerek meyvesini ya da çiçeğini yemelerini sağlar. Hayvanların dıçkılarıyla başka bir yere tohumunu bıraktırır. Yaban tohumların çoğu zamanla hayvanlara yem olmamak için evrimleşerek acılaştı, tatları kötüleşti. Meyveleri lezzetli olanlar hayvanlar aracılığıyla yayıldılar ama meyvenin içindeki tohumun tadının kötü olması gerekiyordu aksi halde hayvan onu da çiğneyerek filizlenmesini önlerdi. Bitkiler üç aşamada evcilleştiler:
  • MÖ 10000 de buğday, arpa, bezelye Bereketli Hilal’de evcilleştirildi.
  • MÖ 4000 yıllarında meyve ağaçları ve zeytin, incir, hurma, nar, üzüm evcilleştirildi. Bu ikinci grup ürün için tam yerleşik düzene geçmek gerekiyordu. Çünkü bu bitkiler ilk ürünü ekildikten üç yıl sonra meyve veriyor esas verimliliğe ise on yılda ulaşıyordu. Onun için bu kadar süre orada kalmak gerekiyordu. Bunlar aşı kalemiyle yada tohum olarak ekilebiliyordu
  • Üçüncü aşama da ise elma, armut, erik, kiraz gibi yetiştirmesi zor ürünler evcilleştirildi. Bu ağaçlar aşı kalemiyle yetiştirilemezler. Çekirdekten yetiştirmek de zaman kaybıdır ve risklidir çünkü en seçkin meyvelerinin dölleri bile büyüyünce değersiz meyveler verebilir. Bunların çok sonraki bir tarihte Çin’de geliştirilen farklı aşılama tekniğiyle yetiştirilmeleri gerekir. Bu ağaçların meyve vermesi için kendi türlerinin genetik olarak farklı bir cinsi ile çapraz tozlaması gerekiyor. Bu nedenle çiftçiler meyve almak için erkek ve dişi meyve ağaçlarını aynı bahçeye dikmek zorundaydılar. Elma, Avrasya’da üretim başladıktan ancak sekiz bin yıl sonra Klasik Yunan devrinde yetiştirilebildi. Avrasya’da en son evcilleştirilen ağaçlardan biridir. Roma İmparatorluğu dönemine (yaklaşık 2000 yıl önce) gelindiğinde hemen herşey üretiliyordu. Çilek ve Ahududu ancak Ortaçağ’da hiristiyan keşişler tarafından yetiştirildi.
Asla evcilleştiremediğimiz çok sayıda bitki var. Meşe palamudu bunlara bir örnek. Pelitleri doğu Amerika yerlilerinin başlıca yiyeceğiydi. Çok yavaş büyüdükleri, en az 10 yıl ürün vermedikleri, peliti acı olmayan meşe ağacını bulup yetiştirmenin zorlukları nedeniyle evcilleşmedi.
Bir dönüm toprak, yaban hayvan ve bitkilerle geçinen insanlara göre 10 yada 100 kat daha fazla insan doyurabilir. Bu sayısal üstünlük, yiyeyecek üreten kabilelerin yaban hayvan ve bitkilerle geçinen kabileler karşısında kazandığı üstünlüklerin birincisiydi. Tüketicilecek kalori ne kadar fazlaysa bu o kadar fazla nüfus demektir.
Bereketli Hilal’de tarım, temel bitkiler diye adlandırılan sekiz adet ürünün evcilleştirilmesiyle başladı. Bu sekiz bitki: tahıl olarak çiftsıralı buğday, teksıralı buğday, arpa; baklagillerden mercimek, bezelye, nohut, burçak; liflilerden keten bitkisi. Bereketli Hilal’de ilk evcilleştirilen dört meyvenin hepsinin Doğu Akdeniz’in çok ötelerine kadar yayılmış yaban çeşitleri vardı. İlk olarak Doğu Akdeniz’de evcilleştirilen zeytin, üzüm, incir İtalya’nın batısında, İspanya’da ve Kuzey Afrika’da vardı. Hurma ise bütün Kuzey Afrika ve Arabistan’da yetişiyordu. Muhtemelen bu dört meyve en kolay evcilleşen meyvelerdi. Bereketli Hilal ayrıca evcilleştirilmiş bütün hayvanların anayurduydu. ABD’nin doğusunda da evcilleştirilen tarım ürünleri oldu ama bunlar genellikle önemsiz ürünlerdi. İçlerinden yalnızca bir tanesi mısır dünya ölçeğinde bir ürün oldu. Kuzey Amerika yerlileri elmaları ve üzümü evcilleştirebilseydi müthiş ürünler elde edeceklerdi. Ama yapamadılar. Ayrıca avcı/yiyecek toplumu bir halkın, yaşam tarzlarını bırakıp çiftçi haline gelebilmesi için, tek bir yaban bitkisi yetmez, başka bitki türlerine ve hayvanlara da ihtiyaç vardır. Yerli yiyecek üretiminin hiç olmadığı ya da sınırlı olduğu yerlerde evcilleştirilebilir çiftlik hayvanlarının ve tahılların atalarının çok sınırlı olduğunu kabul etmek gerek.  
2.1 Yerleşik hayat ile yönetim ilişkisi
Yaban hayvan ve bitkilerle geçinen toplumlar yiyecek aramak için sık sık yer değiştirirler ama çiftçiler tarlalarına, meyve bahçelerine yakın olmak zorundadır. Bir yerde yerleşik olmak doğum aralıklarının kısalmasını sağlayarak nüfus yoğunluğunun artmasını sağlar. Çiftçi toplumlarda doğumların arası iki yıl, avcı toplayıcı toplumlarda ise iki misli tam dört yıldır.
Yerleşik hayatın bir başka sonucu da yiyecek fazlasının depolanmasıdır. Yerleşik toplumlarda, yiyecek üretmeyen yöneticiler ve bürokratları besleyebilmek için yiyeceklerin depolanması çok önemlidir. Avcı  toplumlar yiyecek depolayamazlar çünkü yiyecekler bozulur. Ayrıca avcı/yiyecek toplayıcı toplumlar nispeten eşitlikçi toplumlardır, bu toplumlarda tam zamanlı uzmanlar ve babadan oğula geçen şeflik yoktur. Grup yada kabile düzeyinde çok küçük boyutlu toplumsal örgütlenme vardır. Bunun nedeni ytişkin tüm kabile üyelerinin tüm zamanlarını yiyecek bulmaya ayırmalarıdır.  Bunun tersi olarak bir kez yiyecek depolanmaya başladıktan sonra bir seçkinler sınıfı başkalarının ürettiği yiyeceğin denetimini ele geçirebilir; kendi karnını doyurma gereğinden kurtulabilir ve tüm zamanını siyasal etkinliklere ayırabilir. Bu yüzden orta boy tarım toplulukları şeflikler şeklinde örgütlenmiştir. Krallar ise büyük tarım topluluklarında görülür. Vergi yoluyla oluşturulan yiyecek stoku kralların ve bürokratların yanında bazı uzmanların da beslenmelerini sağlar. Sürekli bir ordu beslemekte kullanılabilir.
Tarımsal üretime başlayan toplumlar başlarda yabanıl tohumları kullanıyorlardı. Bir süre sonra kendi ürettikleri tahıldan daha büyük ve sağlıklı taneleri seçerek tohumluk olarak ayırmaya başladılar. Tarımı yapılan diğer bitkilerde de tercih edilenlerin hasadı yapıldı, diğerlerinden vazgeçildi. Tercih edilen tohumlar depolandı ve bir sonraki hasat için ekildiler. Yapay seçilim olarak tanımlanan bu uygulama, insan toplulukları tarafından ekimi yapılan bitkilerin sonunda tümüyle tercih edilir bir tür olarak evrimleşmesine yol açtı.
2.2 Bereketli Hilal’in avantajları 
Dünyada ilk yiyecek üretimi MÖ 8500’de Bereketli Hilal’de başladı. Bölgeye Bereketli Hilal denmesinin nedeni dağların hilal şeklinde olmasındandır. Bereketli Hilal’in üstünlüklerini aşağıdaki gibi sıralabiliriz.
  • Bereketli Hilal’in üstünlüğü kışların ılık ve yağışlı yazların sıcak ve kurak geçtiği Akdeniz iklimine sahip olmasıdır. Dünyadaki benzer diğer Akdeniz kuşakları arasında mevsimden mevsime yıldan yılda en çok iklim değişikliği gösteren yer burasıdır. Bu özellik bitkilerin evrimine kolaylık sağlıyordu. Dünyada birinci sınıf 56 yaban otun 32’si bu bölgede bulunuyor.
  • Dar bir bölge içerisinde çok çeşitli yükseltilere ve yüzey şekillerine  sahip olması, bitki çeşitliliğinin oluşmasını sağlamış.
  • Bu bölgede çift cinsiyetli yani kendi kendini dölleyen bitkiler çok yaygın. Burada evcilleştirilmiş ilk sekiz tahılın hepsi çift cinsiyetliydi.
  • Evcilleştirilmiş büyük memeli hayvanların ataları bakımından da zenginlik içeriyordu.
  • Bölge de yaşayan avcı/yiyecek toplayıcılığı yapan insan grupları, çiftçilere saldırıp engellemediler.
Amerika ve Afrika  kıtaları kuzey batı yönünde olmasına karşın Avrasya kıtası doğu batı yönündedir. Avrasya’da çok büyük bir kuşakta Akdeniz iklimi hüküm sürer dolayısıyla yeni ürünlerin buralara taşınıp yeşermesi kolaydır. Güney Amerika ve Afrika’da çöller ve ekvator bölgesi  doğal engel oluşturmuştur.

3. HAYVANLARIN EVCİLLEŞTİRİLMESİ
Evcilleştirilen ilk grup evcil memeli hayvan, inek, koyun, keçi, domuz ve attır. İkinci grupda tek hörgüçlü Arap devesi, iki hörgüçlü Orta Asya devesi, lama, alpaca, eşek, rengeyiği, manda, yak, bali sığırı, yaban sığırı yer alır. Güney Amerika’da bu hayvanlardan yalnızca lama ile alpaca (lama’nın benzeri) vardı. Kuzey Amerika’da, Avustralya’da hiçbiri yoktu. İlk iki aşamada evcilleştirilen ondört hayvanın onüç tanesinin yaban ataları yalnızca Avrasya’da bulunuyordu. Avrasya’nın şansı işte buydu.
Avrasya neden bitki ve hayvan çeşitliliği açısından zengindi? Avrasya bir kere dünyanın en büyük kara parçası. Tropik yağmur ormanlarından, ılıman iklimlere, bataklıklara, çöllere kadar her türlü çeşitliliğe sahip. Belki zamanında Amerika kıtalarında da Afrika kadar çeşitlilikte hayvan vardı. Yok olmasaydılar muhtemelen Amerikan atları, develeri de evcilleştirilebilinirdi. Ama büyük memelilerin çoğu 13.000 yıl önce bilinmez bir nedenden yeryüzünden silindiler.
Hayvanların evcilleştirilmesi yaklaşık MÖ 8000 ile MÖ 2500 arasında gerçekleşti. Yani buzul çağı sona erdikten sonra yerleşik çiftçi toplumların ortaya çıkışını izleyen birkaç bin yıl içinde. Büyük baş memeli evcilleştirme koyun, keçi, domuzla başlayıp deveyle sona erdi. MÖ 2500’den bu yana önemli bir evcilleştirme olmadı. Sadece tavşanlar Ortaçağ’da(476-1517) yenmek amacıyla evcilleştirildiler. Buradan hala evcilleştirilmeyen hayvanların evcilleştirilmeye uygun olmadığı sonucunu çıkarıyoruz.
3.1 Evcilleştirmeyi engelleyen nedenler
3.1.1 Beslenme
Bir hayvan bir bitkiyi ya da hayvanı yediği zaman yiyen hayvanın biyokütlesine katkısı  %10 dolayındadır. 500 kiloluk bir inek yetiştirmek için yaklaşık 5.000 kilogram yem gerekir. 500 kiloluk etobur yetiştirmek için onu 50.000 kg yemle beslenmiş 5.000 kg otoburla beslemeniz gerekir. Buradaki verimsizlikten dolayı yiyecek olarak hiçbir etobur memeli hayvan evcilleştirilmemiştir. Bunun tek istisnası köpektir. Bazı toplumlar onu yer. Ama o toplumların da yemek için başka memelileri yoktu. Aztec’lerde sadece köpek vardı. Polinezyalı’larda ve Çin’lilerde yalnızca domuz ve köpek. 
3.1.2 Büyüme hızı
Evcil hayvanın çabuk büyümesi gerekir. Goriller ve filler bundan dolayı elenmişlerdir. Bunlar 15 yıl sonra yetişkin hayvan boyutuna ulaşıyor. Bu nedenle Asyalılar filleri yetiştirmek yerine, yakalayıp uysallaştırmayı daha uygun buluyor.
3.1.3 Bir yere kapatarak yetiştirmenin zorlukları
Bazı hayvanlar da insanlar gibi ortalıkta çiftleşmekten hoşlanmaz. Çitalar çok uğraşılmasına rağmen bu yüzden evcilleştirelememiştir. Eski Mısırlılar,  Moğollar, çitaları köpeklere tercih etmişler ama hep ormanda  yakaladıkları çitaları uysallaştırarak kullanmışlar.
3.1.4 Kötü huyluluk
Bazı hayvanlar insan öldürme eğilimleri nedeniyle evcilleştirilmekten vazgeçilmiştir. Örneğin Boz ayı 900 kg bulur, çok iyi avcıdır, genellikle ot oburdur. Herşeyi yer ve hızlı büyür. Eğer evcilleşseler et üretimi açısından çok iyi olurdu. Japonlar bir yaşında ayı kesip yiyorlar ama ayılar daha büyüyünce çok tehlikeli oluyorlar. Afrika mandası da 1 ton ağırlığa ulaşıyor. Ama büyük memelilerin en güvenilmezi ve tehlikelisidir. Aynı şekilde gergedanlar da tehlikeli olmasalar dört ton gövdeleriyle iyi et ürünü olurlardı. Gergedanlar her yıl Afrika’da aslanların öldürdüğünden daha fazla insan öldürürür. At ile Kuzey Afrika eşeği başarıyla evcilleştirilmiştir. Birde ana yurtları Mezopotamya olan Asya’nın yabaneşeği vardır. Sümerler yabaneşeklerini yakalıyor ve buları atlar ve eşeklerle melezliyorlardı. Fakat yaban eşekleri hiçbir zaman evcilleştirilemedi. Çabuk öfkeleniyor ve ısırıyorlardı. Zebralar daha da beterdir. Koşum hayvanı olarak Güney Afrika’da denenmişler. Yaşları büyüdükçe zebralar akıl almaz derecede tehlikeli oluyorlar. Zebraların insanları ısırma huyları var. Ayrıca zebraları kementle yakalamak da çok zordur. Kendilerine uçarak gelen ilmiği izleme ve başlarını eğerek ilmiğe yakalanmama gibi bir yeteneğe sahipler.
  • Korku ve Kaçma Eğilimi. Otobur büyük memeli hayvanlar, yırtıcı hayvanlardan ve insanlardan gelecek tehlikelerle karşılaştıklarında tedirginleşirler; bazıları geyik ve antilop türleri (rengeyiği hariç) hızla kaçmaya programlanmıştır. Bazıları ise koyun ve keçi gibi yavaştırlar, tehlike karşısında ayak diretirler, son ana kadar kaçmazlar. Rahatsız türleri kapalı bir yerde tutmak da zordur. Kapalı bir yere konduklarında telaşa kapılırlar ve bu sarsıntının etkisiyle ya ölürler ya da kaçıp kurtulmak için çite çarpa çarpa hırpalanırlar. Ceylanlar böyledir. Hiçbir ceylan türü evcileştirilemedi. Ceylan sürüsünün çobanı olduğunuzu düşünün 10 metreye sıçarayabiliyor, 75 km hızla koşabiliyorlar, bunlarla nasıl başederdiniz?
  • Toplu yaşayan hayvanlar. Evcilleşmiş büyük memeli hayvanlara baktığımızda bu hayvanların sürüler halinde yaşadığını ve sürünün elemanları arasında hiyerarşik bir düzen olduğunu görürüz. Örneğin bir aygır 5-6 kısrak ve taylarından oluşan bir at sürüsünde, en arkada aygır vardır. En önde en üst rütbeli kısrak, arkasında yaş sırasına göre en genci en önde olmak üzere tayları; ondan sonra sırasıyla diğer kısraklar ve yaş sırasına göre tayları. Bu düzeni hiç bozmazlar. Bu yapı evcilleştirmeyi kolaylaştıran bir şeydir. İnsan önem sırasının en önüne geçer. Koyun, keçi, inek, köpek ve kurt sürülerinde de benzer bir yapı vardır. Böyle hayvanlar güdülmeye yatkındır. Bir çoban ya da köpek bu sürükleri kolayca güdebilir. Onun arkasından giderler. Toplu halde yaşamaya alışkın oldukları için ağıla kapandıklarında rahatsız olmazlar.
  • Bireysel yaşayan hayvanlar. Başına buyruk hayvan türlerini ise gütmek zordur. Birbirlerine tahammül edemezler. Örneğin kediler. Bu türden sadece kedi ve sansar evcilleştirilmiştir. Ama biz bunları yemek için sürüler halinde değil avcı olarak bireysel olarak evcileştirmişiz. Sürü halinde yaşayan Afrika antiloplarının erkekleri çiftleşme dönemlerinde kendi bölgelerini ilan ederler ve bu bölgeleri korumak için kıyasıya dövüşürler. Bu nedenle antiloplar kapalı yerlerde tutulamazlar.   
3.2 Avrasya ile Amerika kıtaları arasında hayvanlar açısından farklar
Evcil hayvanlara sahip insan topluluklarında çiftlik hayvanları, daha fazla insanın karnının doymasına et, süt, gübre sağlayarak ve saban çekerek katkıda bulunuyordu. Evcil hayvanlar toplumların başlıca hayvansal protein kaynağı durumuna gelmiş ve yaban av hayvanlarının yerini almıştır. Evcilleştirilmiş büyük memeli hayvanların da evcil bitkiler üzerinde ürün artırıcı etkisi vardı. Hayvan dışkısının gübre olarak kullanımı ile verim artıyordu, yakacak olarak değerlendiriliyordu. Saban çekerek daha önce tarıma elverişli olmayan sert toprakların işlemesini kolaylaştırarak, daha fazla ürün elde edilmesini sağlıyordu.
Avrasya’daki ve Amerika’daki  yiyecek üretimlerindeki en büyük fark, büyük evcil hayvanlarla ilgilidir. Avrasya’daki 13 evcil hayvan;
  • Hayvansal protein (et ve süt), yün, deri kaynağı,
  • İnsan ve hayvan taşımacılığında başlıca kara taşıtı,
  • Savaşlarda vazgeçilmez bir araç,
  • Saban sürerek ve gübre sağlayarak, yiyecek üretimini artırmanın yolu haline gelmişti.
Oysa Amerika kıtalarında büyük evcil hayvan olarak sadece And dağları ve Peru kıyılarında yaşayan Lama ve Alpaca vardı.  Bu iki hayvanın etinden, yününden ve derisinden yararlanılıyordu, ama;
  • İnsanların tüketeceği cinsten süt üretmiyordu,
  • Sırtında insan ya da eşya taşımıyordu,
  • Araba ya da saban çekmiyordu,
  • Güç kaynağı ya da savaş taşıtı olarak kullanılmıyordu.
Son Pleyistosen dönemde (5 milyon yıl öncesinden 2 milyon yıl öncesine dek süren üçüncü jeolojik çağın son dönemi) Kuzey ve Güney Amerika’da büyük memeli hayvanların çoğunun yok olmasıyla Avrasya ile Amerika toplumları arasında büyük farklar oluştu. Bu hayvanlar eğer yok olmasaydı tarih belki de başka türlü yazılacaktı. İspanyol Cortes ile yanındaki serüvenciler, 1519’da Meksika kıyılarına ayak bastıklarında evcillleştirilmiş yerli Amerikan atlarına binmiş binlerce Aztec süvarisi, İspanyolları denize dökebilirdi. Aztec’ler çiçek hastalığından öleceğine, hastalığa dirençli Aztec’lerin bulaştırdıkları Amerikan mikroplarıyla İspanyolların kökü kazınabilirdi. Hayvansal güç temeline dayanan Amerikan uygarlığı kendi fatihlerini Avrupa’yı talan etmeye gönderebilirdi.   Ama binlerce yıl önce büyük memelilerin yok olmasıyla bu olasılık ortadan kalkmıştı. Bu yok olma sürecinden sonra Avrasya, Amerika’ya oranla çok daha fazla sayıda (13 çeşit) büyük memeliye sahip oldu. 
Hayvanlar evcilleştirilmeden önce mal ya da insan taşınacağı zaman, insan sırtında taşınırdı. Evcil memeli büyük hayvanlarla bu değişti.  Atlar, eşekler, yaklar, rengeyikleri, develer ve lamalar yük taşımakta kullanıldılar. MÖ 4000 yılı dolaylarında Hint Avrupa dilleri konuşan Ukraynalıların batıya doğru yayılmalarının gerisindeki asıl askeri etmen atlar olabilir. Hint Avrupa dil ailesi daha sonra Bask haricinde tüm Batı Avrupa dillerinin yerini aldı. MÖ 1800 dolaylarında atlı savaş arabaları ortaya çıktı ve Yakın Doğu’da, Akdeniz bölgesinde ve Çin’de giderek savaşları kökünden değiştirdi. Daha ileriki bir tarihte eyer ve üzengi bulunduktan sonra Hunlar ve onların arkasından Asya steplerinden dalgalar halinde gelen atlı halklar Batı Roma İmparatorluğunu yıktılar(MS 472). MS 13.-14.yüzyıllarda Moğol süvarileri Asya ile Rusya’nın büyük bölümünü istila ettiler. Atların askeri stratejik önemi  I.Dünya savaşında kamyonların ve tankların ortaya çıkışına kadar devam etti. Sonrasında askeri önemlerini kaybettiler. Buradan da anlaşılacağı gibi at ya da deve gibi büyükbaş hayvanı olan toplumlar savaşlarda diğerlerine toplumsal üstünlük sağladılar. İspanyollar ile Amerika’ya gelip, Kuzey ve Güney Amerika’da Avrupalıların kamplarından kaçan atlar, otuz yıl içinde Amerikalı yerliler tarafından benimsendiler ve yaygınlaştılar. 19.yüzyılın Great Plain’deki atlı savaşcı yerliler 17. yüzyıldan önce at yüzü görmemişlerdi.

4. YİYECEK ÜRETİMİNİN BAŞLAMASI
Yeryüzünde yöresel bitkilerin evcilleştirilmesiyle yiyecek üretiminin birbirinden bağımsız olarak başladığı beş bölge var: Bereketli Hilal, Çin, Mezoamerika, Güney Amerika And bölgesi, Güney Amerika Amazon bölgesi. Bazı toplumlar bitkileri ve hayvanları komşu çiftçi toplumlardan aldılar ve tarıma başladılar, bazı toplumlarda kendi bitkileri ve hayvanlarıyla gelip o yörede yaşayan avcı/toplayıcı toplumu öldürerek, yerlerinden kovarak bölgeye yerleştiler.
Mısır halkı komşu Bereketli Hilal’in tarım ürünlerini ve çiftlik hayvanlarını benimsediler. ABD’nin güneybatı bölgesinin avcıları Meksika’dan aldıkları tarım bitkileriyle çiftçiliğe başladılar. Orta Avrupa’da yiyecek üretimi MÖ 6000 - MÖ 3500 yılları arasında Bereketli Hilal’den gelen bitkiler ve çiftlik hayvanlarıyla başladı. Güney Afrika’nın Cape Town bölgesinin yerli Koi avcıları Afrika’nın kuzeyinden aldıkları koyun ve ineklerle hayvancılığa başladılar ama çiftçilik yapmadılar.
Bunun tersi olarak yiyecek üretiminin, kendi tarım ürünleri ve çiftlik hayvanlarıyla birlikte gelen yabancı insanlarla birdenbire başladığı bölgeler var. Bu bölgeler arasında Kaliforniya’yı, Kuzey Amerika’nın Büyük Okyanus kanadının kuzeybatısını, Arjantin pampalarını, Avustralya ve Sibirya’yı sayabiliriz. Yakın yüzyıllara kadar bu bölgelerde hala avcı/yiyecek toplayıcılar yaşıyordu. Bu bölgelere gelen ve yanlarında kendi tarım bitkilerini getiren, geldikten sonra hiçbir yaban türü evcilleştirmeyen Avrupalı çiftçi ve hayvan yetiştiricileri bu avcıları öldürdü, onlara mikrop bulaştırdı ve onların yerini aldı.
4.1 İnsanlık Yiyecek üretimine geçmek için neden MÖ 8500 bekledi?
Önceleri yeryüzündeki bütün insan toplulukları yaban hayvanlar, topladıkları meyva ve bitkilerle geçiniyorlardı. Bereketli Hilal adı verilen Akdeniz yerleşim yerlerindeki insanlar yaklaşık MÖ 8500 yılında yiyecek üretimine geçtiler. Ama iklim açısından benzerlik gösteren Güneybatı Avrupa’nın Akdeniz kıyısı 3.000 yıl sonra geçti. Kaliforniya’nın, Güneybatı Avustralya’nın ve Güney Afrika Cape Town bölgesinin Akdeniz doğa özelliklerine sahip bölgelerindeki yerliler yiyecek üretimine hiç geçemedi. Hatta Bereketli Hilal’deki insanlar neden MÖ 18500 ya da MÖ 28500 yıllarında yiyecek üretimine geçmediler de MÖ 8500 yılını beklediler? MÖ 18500 ya da MÖ 28500 yılında avcılık ve yiyecek toplayıcılığı yeni başlayan yiyecek üretimine göre daha karlıydı, çünkü;
  • Avlanacak hayvanlar boldu ve kolay avlanıyordu.
  • Yaban tahıllar henüz yeteri kadar yaygın  değildi.
  • İnsanlar tahılları uygun bir şekilde toplamak, işlemden geçirmek ve saklamak için gerekli icatları henüz yapmamışlardı.
  • Ayrıca insan toplulukları, dönüm başına daha fazla kalori elde etmeyi teşvik edecek düşünce düzeyine henüz ulaşmamıştı.
Bunlardan dolayı yiyecek üretimine başlamak için insanları zorlayan bir neden yoktu. Ve insanlar gerçekten de MÖ 8500’de şartlar değişinceye kadar yiyecek üretimine başlamadılar.
Yiyecek üreten ilk topluluklar , üzerinde ağaç yetişmiş toprakları yeğlediler. İstedikleri kadar ağacı gövdelerinin kabuğunu çepeçevre keserek kurutmaları güç değildi. Ağaçlar kuruyunca orman toprağı güneş görür oldu. Böylece kuru ağaç gövdelerinin altındaki yaprakların çürümesiyle oluşan gevşek toprağa ekilen tohumlar büyüyüp gelişebildi. Sonra alınan iki-üç ürün toprağın gücünü tükettiğinde, toprağın verimliliğini, kuruyan ağaçlar yakılıp külleri toprağa yayılarak yenilenebildi. Ormanda tarla açılışından beş on yıl sonra ilkel çiftçiler buradan ayrıldılar. Küçük toprak parçalarının gücünü tükettikten sonra , bu tarlaları yeniden ormana, yavaş yavaş önceki durumuna dönmek üzere bırakıp süreci başka yerlerde yenilediler.  
4.2 Yiyecek üretiminin başlamasına katkıda bulunmuş nedenler
Yiyecek üretiminin ilk evrelerinde insanlar hem yaban yiyecek topluyor hem de kendileri yetiştiriyorlardı. Tarım ürünlerine bağımlılık arttıkça zaman içerisinde meyve toplamaktan vazgeçtiler. Yiyecek üretiminin ortaya çıkmasına katkıda bulunmuş beş ana neden gösterilebilinir.
  • Zamanla yaban yiyecek bulmanın güçleşmesi. Son 13.000 yılda avcı/yiyecek toplayıcıların geçim kaynakları giderek azaldığı ya da kalmadığı için avcılık ve yiyecek toplama önemini yitirdi. Pleyistosen dönemi sonunda Amerika’daki büyükbaş memeli hayvanların çoğunun soyu tükendi. Bazıları iklim değişikliği yüzünden ya da avcı insanların avcılıkta ustalaşması ve sayılarının artması yüzünden yok oldular.
  • Yaban bitkilerinin daha fazla bulunur olması. Bereketli Hilal’de Pleyistosen bölümün sonunda meydana gelen iklim değişikliğiyle birlikte, yaban tahılların yetiştiği, kısa zamanda büyük hasatların alındığı yerlerin alanı çok genişledi.
  • Yiyecek üretimi için gerekli olan yiyecek toplama, işlemden geçirme ve saklama tecrübe ve teknolojilerinin birikmesi. Çakmaktaşından yapılmış tırpanlar, tahıl taşımak için sepetler, değirmen taşları, filizlenmesini engellemek için tahılları kavurarak saklama, erzak saklamak için toprak altında sıvanmış toprak kuyuları.
  • Yiyecek üretici toplumların nüfus yoğunlukları daha yüksek olduğu için kolaylıkla avcı/yiyecek toplayıcıların yerlerini almış ya da onları öldürüp yok etmiş olabilirler.
  • Yiyecek üretimiyle birlikte nüfusun da artması. Avcılık ve yiyecek toplayıcılığına göre yiyecek üretiminde dönüm başı kullanılabilir kalori ortalaması daha yüksektir. İnsanlar bir kez yiyecek üretmeye başlayıp yerleşik düzene geçince çocuk doğurmalarının arası kısalır, nüfus artar.
Sonuç olarak, dünyanın yiyecek üretimine elverişli bölgelerinin çoğunda avcı/yiyecek toplayıcılar ya yerlerini yiyecek üreticilerine bırakacaklardı ya da kendileri avcılığı/yiyecek toplayıcılığını bırakıp yiyecek üretimine geçeceklerdi.  Güçlü coğrafi ve ekolojik engellerin yiyecek üreticilerinin göçlerini ya da yiyecek üretimi yöntemlerinin yayılmasını engellediği  durumlarda avcı/yiyecek toplayıcılar, yakın zamanlara kadar var olmaya devam ettiler. Bunların bilinen en önemli üç örneği:
  • Çiftçilerin yaşadığı Arizona’dan çöllerle ayrılmış Kaliforniya’daki avcı/yiyecek toplayıcılar,
  • Akdeniz ikliminin hüküm sürdüğü Güney Afrika’nın Cape Town bölgesinde, en yakın çiftçilerin ekvator kuşağı ürünlerinin yetişmesine elverişli olmayan bir bölgede yaşayan Koisan avcı/yiyecek toplayıcıları,
  • Endonezya ve Yeni Gine’nin yiyecek üreticilerinden açık denizle ayrılmış Avustralya kıtalarında yaşayan avcı/yiyecek toplayıcılarıdır.
Avrasya ile Amerika kıtaları bitkisel besin üretimi bakımından da farklıydı ama bu farklılık hayvansal besin üretimine göre daha az dikkat çekiciydi. Tarım Amerika kıtalarında da yaygın olarak yapılıyordu ama avcı/yiyecek toplayıcılar Avrasya’dakilere göre Amerika kıtalarında daha büyük bir yüzölçümünü kaplıyordu. Amerika kıtasında Kuzey Amerika’nın kuzey bölgesi (Kanada’nın Great Plains bölgesi), Kuzey Amerika’nın batısı ile Güney Amerika’nın güneyinde tarım üretimi yapılmıyordu. Avrupalılar geldikten sonra ABD’nin Büyük Okyanus eyaletlerinin, Kanada’nın buğday kuşağının, Arjantin’in pampalarının, Şili’nin Akdeniz kuşağının Amerika kıtalarının en verimli alanları haline gelmesi şaşırtıcıdır. Bu topraklarda daha önce yiyecek üretiminin olmaması bu yerlerde evcilleştirilebilir yaban bitki ve hayvan türlerinin az olmasına, Amerika kıtalarının başka yerlerinden buralara gelebilecek tarım bitkileri ile hayvanların ulaşmasını önleyen coğrafi ve çevresel engellerin bulunmasına bağlanabilir. Avrupalılar uygun evcil hayvan ve bitki türleri getirir getirmez bu topraklar yalnızca Avrupa’dan getirilenler için değil, Amerikan yerli bitkileri için de verimli hale geldi.  Great Plains’in, ABD’nin batı kesiminin, Arjantin pampalarının bazı yörelerinde Amerikan yerli toplumları atlar konusunda ustalıklarıyla, bazı yerlerdeyse sığır ve koyun besiciliğiyle ünlendiler.  O atlı ova savaşcıları, Navaho koyun çobanları ve dokumacıları bugün beyaz Amerkalıların kafasındaki Amerikan yerlisinin resmini çizmektedir ama bu resim ancak 1492’den sonra yaratılmış bir resimdir. Bu örnekler Amerika kıtalarında büyük arazilerde yiyecek üretimini sürdürmek için gerekli olup da bulunmayan şeyin evcil hayvanların ve bitkilerin kendisi olduğunu gösteriyor.
Amerikan tarımı Avrasya tarımı ile karşılaştırıldığında Amerika aleyhine beş büyük sakınca ortaya çıkar:
  • Avrasya’da protein bakımından zengin çeşitli tahıllar yetiştirilmesine karşın Amerika’da büyük oranda protein bakımından zayıf mısır üretiliyordu.
  • Amerika’da ekilen ürünün özelliği nedeniyle serpme ekim yapmak yerine tohumların tek tek el ile ekilmesi gerekiyordu.
  • Amerika kıtalarında çiftçilerin tarım arazilerini, Kuzey Amerika’daki Great Plains gibi sert toprakları hayvanlarla saban sürerek işlemek yerine bunu kas gücüyle yapmak zorunda kalması,
  • Amerika’da toprağın verimini artıracak hayvan gübresinden yoksun olmak,
  • Amerika’da ürün hasatı, öğütme, sulama gibi tarım işlerinde hayvan gücü yerine yalnızca insan gücüne dayanmak.
Bu farklardan dolayı 1492’de Avrasya tarımınında Amerikan tarımına göre ortalama olarak kişi-saat başına daha fazla kalori ve protein elde ediliyordu.
4.3 Toplumların uygarlık aşamalarını benimseme tarihleri 

Tablo-1: Yaklaşık benimsenme tarihleri. Tarihler aksi belirtilmemişse MÖ olarak okunmalı

Tablo-1’de gösterildiği gibi insanların yiyecek gereksinimini karşılamaya yönelik yiyecek üretimi Avrasya’da, Amerika’dan 5.000 yıl önce başladı. İngiltere’de de yiyecek üretimi ve köy hayatı Bereketli Hilal’den 5.000 yıl sonra başlamasına rağmen diğer gelişmelere daha kısa tarihlerde ulaşıldığı görülüyor. Metal aletlerin yayılışı 2000 yıl sonra gerçekleşmesine rağmen, demir aletlerin yayılışı 250 yıl sürdü. 
İnsanlar Avrasya’da yaklaşık bir milyon yıldır yaşıyordu. Bu süre Amerika kıtalarındakine göre çok daha uzun bir süreydi. İnsanlar Amerika kıtalarına MÖ 12000 yılında ayak basmışlar, MÖ 11000’de Kanada buz tabakasının güneyine yayılmışlar, MÖ 10000 yılına gelindiğinde Güney Amerika’nın en güney ucuna ulaşmışlardı. Bu tarihten yalnızca 1.500 yıl sonra Bereketli Hilal’de yiyecek üretimi başlamıştı bile.
  • Acaba 5.000 yıllık gecikme süresinin büyük bölümü, ilk Amerikalıların yeni karşılaştıkları yerel bitki türlerini, hayvan türlerini, kaya kaynaklarını tanımaları için mi geçmişti?  Yeni Zelanda, Yeni Gineli ve Polinezyalı avcı/yiyecek toplayıcılar, çiftçiler bir yüzyıldan daha az bir sürede yararlı kaynakları keşfettiler, yararlı bitki ve hayvanları zararlılardan ayırmayı öğrendiler. Dolayısıyla Amerikan yerlileri de bu öğrenme sürecini makul zaman dilimi içersinde halletmiş olmalı.
  • Avrasyalıların teknoloji geliştirmede lider olmasını nasıl açıklayacağız? Bereketli Hilal’in avcı/yiyecek toplayıcıları yaban tahıllardan yararlanmak için geliştirdikleri taştan yapılma orakları, yeraltı depolarını, başka teknolojileri Bereketli Hilal’in ilk tahıl yetiştiren çiftçileri hazır buldular. Oysa Amerika kıtalarına ilk yerleşenler, Sibirya’nın kuzey kutup bölgesi tundralarına uygun araç gereçlerle Alaska’ya geldiler. Yeni karşılaştıkları her doğal çevreye uygun araç gereçleri kendileri icat etmek zorunda kaldılar. Bu teknolojik gecikmenin Amerikan yerlilerinin geride kalmalarına önemli ölçüde etkisi olmuş olabilir.
  • Gecikmenin gerisinde yatan daha da açık bir neden evcilleştirilmeye elverişli yaban hayvan ve bitkilerin çeşitliliği olabilir. Amerika kıtalarında evcilleştirmeye elverişli yaban hayvanların eksikliği yüzünden, ilk dönemlerde yiyecek üretimi avcılık ve yiyecek toplayıcılığıyla pek yarışacak durumda değildi. Bu yüzden ilk Amerikan çiftçileri hayvansal protein gereksinimleri için  yaban hayvanlara bağımlı kaldılar ve ister istemez avcılık ve yiyecek toplayıcılığını birlikte sürdürdüler. Oysa hem Bereketli Hilal’de hem de Çin’de bitkilerin evcilleştirilmesinin ardından hayvanlar evcilleştirildi ve böylece avcılık ve yiyecek toplayıcılığından vazgeçildi.
  • Amerika kıtalarındaki yiyecek üretiminin rekabet gücünün fazla olmamasına, yaban bitkilerin özelliklerinin de katkısı oldu. ABD’nin doğusunda yarım düzüneden az bitki türü evcilleştirilmişti. Bunların arasında küçük tohumlu tahıllar vardı ama büyük tohumlu tahıllar, baklagiller, lifli bitkiler, meyveler, küçük kabuklu yemişler yoktu. Bereketli Hilal’in yaban buğdayı ve arpası pek az değişiklik geçirerek ve birkaç yüzyıl içinde evrimleşerek tarım bitkisi haline gelirken, Mezoamerika’nın başlıca besin kaynağı olan mısırın yaban Euchlaena Mexicana’dan evrimleşmesi için binlerce yıl geçmesi, tohumlarının kaya gibi sert kabuklarını kaybetmesi, koçan büyüklüğünün ciddi oranda büyümesi gerekiyordu. 

Avrasya’nın öncülüğüne, yaban bitki ve hayvan türlerinin bolluğuna ilave olarak, çeşitli coğrafi ve çevresel nedenlerden dolayı hayvanların, bitkilerin, düşüncelerin, teknolojinin ve insanların Avrasya’da Amerika kıtalarına göre daha kolay yayılması da katkıda bulundu. Amerika kıtalarının tersine Avrasya’nın doğu-batı yönünde uzanması çevre değişikliği olmadan bitki ve hayvan türlerinin yayılmasını kolaylaştırıyordu. Avrasya’nın doğu-batı doğrultusundaki genişliğine karşılık Yeni Dünya kuzey-güney doğrultusundaydı ve Orta Amerika bölgesi boyunca dardı ve özellikle Panama’da iyice daralıyordu. Amerika kıtalarının yiyecek üretimine ya da kalabalık toplumların yaşamasına elverişli olmayan bölgelerinin daha fazla olması da başka bir faktördü. Çevresel engeller arasında Mezoamerika toplumlarını And ve Amazon toplumlarından ayıran Panama kıstağı vardı. Mezoamerika’yı ABD’nin güney toplumlarından ayıran Kuzey Meksika çölleri vardı. ABD’nin Büyük Okyanus’a bakan, yiyecek üretimine elverişli olabilecek kıyı bölgelerinin önünde aşılmaz bir duvar gibi yüksek Rocky dağları ve Navada, Chihuahuan, Mojave çölleri vardı. Sonuç olarak evcil hayvanlar, yazı ya da siyasal birimler hiç yayılmamıştı. Mezoamerika, Doğu ABD ile Andlar ve Amazonya arasında tarım ürünleri ve teknoloji sınırlı bir şekilde yayılmıştı.
Yiyecek üretimi ABD’nin güneybatısından ve Mississippi Vadisi’nden Kaliforniya’ya ya da Oregon’a asla yayılamadı. Oradaki yerli Amerikan toplumları sırf uygun evcillere sahip olmadıkları için avcı/yiyecek toplayıcı olarak kaldılar. Andlar’ın yüksek ovalarındaki lama, kobay, patates asla Meksika’nın yüksek ovalarına ulaşmadı. Böylece Mezoamerika ile Kuzey Amerika, köpek dışında evcil memeli hayvansız kaldılar. Doğu ABD’nin evcil ayçiçeği de Mezoamerika’ya ulaşamadı. Mezoamerika’nın evcil hindisi ise Güney Amerika’ya ya da Doğu ABD’ye gelemedi. Mezoamerika’nın mısırının Meksika’daki çiftlik arazilerinden Doğu ABD’ye ulaşması için aradaki 1.000 kilometreyi aşması 3.000 yıl, fasulyeninki ise 4.000 yıl sürdü. Mısır ABD’ye ulaştıktan sonra, Kuzey Amerika ikliminde verimli olacak bir mısır türünün oluşması için aradan yedi yüzyıl daha geçti. Mısırın, fasulyenin, balkabağının Mezoamerika’dan ABD’nin güneybatısına yayılması birkaç bin yılı almış olabilir. Bereketli Hilal’deki tarım bitkileri yeterince hızlı bir biçimde doğuya ve batıya yayılıp, evcilleştirme süreci geçirmeden yaygınlaşırken Amerika kıtalarındaki bitkiler engeller yüzünden sıfırdan evcilleştirildiler ve dolayısıyla buralarda yaşayan insanlar yüzlerce yıl zaman kaybettiler.
Bitki ve hayvanların yayılmasının önündeki engeller, diğer gelişmelerin de yayyılmasını engelledi. Doğu Akdeniz kaynaklı olan ilk alfabeler, Çince yazı sisteminin türevlerinin egemen olduğu Doğu Asya dışında, İngiltere’den Endonezya’ya kadar bütün toplumlara yayıldı. Bunun tam tersine Yeni Dünya’da bir tek Mezoamerika’da görülen yazı sistemi Andlar’ın ve Doğu ABD’nin toplumlarına yayılamadı. Mezoamerika’da çocuk oyuncaklarının bir parçası olarak icat edilen tekerlek Andlar’da evcilleştirilmiş olan lamayla buluşup da Yeni Dünya’ya tekerlikli bir taşıt aracı kazandıramadı. Eski Dünya’da Büyük İskender’in Makedonya İmparatorluğu’nun, Roma İmparatorluğu’nun doğu-batı yönündeki genişliği 4.500 kilometreden fazlaydı, Moğol İmparatorluğu’nun ise 9.500 kilometreden fazla. Hükmettikleri coğrafya üzerinde sıkı bir iletişim ağı kurmuşlardı. Ama Mezoamerika’daki imparatorluklarla devletlerin, 1.000 kilometre kuzeylerinde Doğu ABD’deki yerli şefliklerle, 2.000 kilometre güneyde Andlar’daki devletler ve imparatorluklarla ne siyasal bir ilişkisi vardı ne de varlıklarından haberdardılar.  
4.4 Bilinen İlk Uygarlık - Sümerler
Dünyanın bilinen en eski uygarlığı Fırat ve Dicle ırmaklarının aşağı kıvrımları boyunca uzanan düz alüvyon ovası üzerinde uzanan Sümer ülkesinde doğdu. Her yıl yenilenen ırmak milinden bol ürün alınabilmesi için ilkel tarım tekniklerinin kökten değiştirilmesi gerekti. Ortadoğunun ormanlık tepelerine yaz başlarında gelişen ekinlere hasat zamanına kadar yetecek yağmur yağıyordu. Ama yaz boyunca hemen hemen hiç yağmur yağmayan güneyde durum farklıydı. Böyle olunca hasat ancak ırmak sularının ekinleri sulamak üzere tarlalara getirilmesiyle güvence altına alınabilirdi. Ne varki sulama kanallarının, setlerin yapımı ve bakımı binlerce kişinin birlikte çalışmasını ve sıkı bir toplumsal disiplin gerektiriyordu. Bu ana kadar herkez eşit ve özgürdü. Törensel ve dinsel faaliyetler dışında örgütlü işbirliğine gereksinim duyulmamıştı. Bu basit toplumsal yapı, ırmak kıyısı ortamında kökten değişti. Irmak sularının denetlenmesi işinin büyük ölçüde insan çabasını gerektirmesi, halkın çoğunluğunun emeğinin bir tür seçkin yöneticiler tarafından yönetilmesini gerektirdi. Bu seçkin yönetici sınıfın nasıl doğduğu belli değil. Bir topluluğun bir başka topluluğu fethedişi, toplumu efendiler ile hizmetçiler, işleri yönetenler ile yönetilenler olarak bölmüş olabilir. Doğaüstü uzmanları (Büyücüler, Şamanlar, din adamları) gittikçe gelişen bir görevsel uzmanlaşma sürecini başlatmış olabilir.
Çiftçiler kentlerindeki Tapınağın yiyecek, giyecek ve öteki gereksinimlerini karşılamak zorundaydı. Bu da yılın bir bölümünde tanrı adına çalışmak demekti. Bu yolla toplanan tahıl, tanrının özel hizmetçilerinin, yani rahiplerin yönetimi altında yürütülen işlerde çalışanlara karşılık olarak ödenirdi. Bu sistem, tüm becerilerini Tanrıyı hoşnut hoşnut edebilecek bir seviyede beslemek, giydirmek, eğlendirmek ve ona tapınılmasını sağlamak yolunda kullanılan çok çeşitli sanatçıların-dansçıların, şarkıcıların,sarrafların, aşçıların, doğramacıların, giysicilerin- uzmanlaşmasına da olanak verdi. Bu uzmanlar artık zamanlarını yiyecek üretmek için harcamak zorunda olmadıklarından, insanların o zamana değin ulaşabildiğinden çok daha yüksek becerilere ve bilgilere sahip olabildiler. Böylece uygarlık, Dicle-Fırat Vadisi’nin aşağı bölgelerinde ilk yerleşimlerin görüldüğü MÖ 4000 dolaylarından, Sümer kültürünün toplumsal ve düşünsel yönlerini yer yer aydınlatmaya başlayan yazılı kayıtların görüldüğü MÖ 3000 yıllarına dek, bin yıl gibi bir süre içinde ortaya çıkmış oldu.
Sümerler, tunç metalurjisi, karasaban, çarkta yapılmış çömlek kaplar, tekerlekli araçlar, suda yüzen tekneler, anıtsal yapılar, yontuculuk, yünlülerin dokunup boyanması gibi teknolojik icatları yapmışlardı. Ölçme sanatında çok ileri gitmişlerdi. Kanalların, bentlerin, anıtsal tapınakların yapılması içn gereken kesin ölçümleri yapabiliyorlardı. Zamanın ölçülmesi doğrudan tarım zamanlamasını belirlediği için çok daha yaşamsal bir önem taşıyordu. Ayın büyümesi ve küçülmesi zaman geçişinin en göze çarpan göstergesiydi. Rahipler güneş ve ayın hareketlerini inceleyerek takvim geliştirdiler.
   
5. AMERİKAN YERLEŞİK HAYATI VE AİLEDE KADININ ROLÜNÜN DEĞİŞİMİ
5.1 Avrasyalıların alıştıklarının dışında bir toplum Amerikan yerlileri
ABD’nin kuzeyinde yaşayan yerliler topuzlarını, mızrak uçlarını taştan, kemikten yapıyorlardı. Demirin ne olduğunu henüz bilmiyor, çiftçilik ile uğraşıp mısır ekiyor, kabak, bakla, tütün yetiştiriyorlardı. Çiftçilik dışındaki başlıca işleri avcılıktı. Ahşap evlerde yaşıyor, köylerini çitle sarıyorlardı. Daha güneyde Meksika’da yaşayan yerlilerin ahşap ve kemikten aletleri, altından süs eşyaları, kerpiçten yapılmış, alçıyla sıvanmış büyük evleri vardı. 
Amerikan yerlilerinin uzun evi
Yeni Dünya’da para, tüccar, zengin ve fakir yoktu. Yerliler arasında altının ne olduğunu bilen kabileler vardı ama onlarında altının değeri konusunda bir fikirleri yoktu. Columbus’un ilk gördüğü yerlilerin burunlarında ve boyunlarında altın gerdanlıklar vardı. Yerliler bu değerli süs eşyalarını boncuk, cam gibi değersiz eşyalarla hemen değişiyorlardı.
Eski Dünya’dan gelenler, dünyada yaşayan insanların köle ve efendilere, ağa ve köylülere ayrılmalarına alışmışlardı, burada nedense herkes eşitti. Amerika’da düşman esir edilirse ne köle ne de uşak yapılır ya öldürülür ya da evlatlığa alınırdı. Burada kişilere ait evler, şatolar, çiftlikler yoktu. İnsanlar uzun ev denilen ortak evlerde, tüm soy birlikte yaşardı. Erzak stokları ortaktı. Toprak bireylerin değil bütün kabilenin malıydı. Tarlada çalışan köleler yoktu. Yaşayanların hepsi özgürdü. Derebeylik düzeninde yaşayan Avrupalılar için bunlar çoktan unuttukları yaşam tarzlarıydı. Avrasya’da imparatorlar, krallar, prensler vardı. Burada kabilenin işlerini, bütün kabile huzurunda şefler kurulu çözümlerdi. Bir kimse gösterdiği bir yararlıktan ötürü şefler kuruluna seçilir, fakat işini iyi yapamazsa görevden alınırdı. Şefliğe seçilen soydaşlarını mutlakiyetle yönetemezdi. Zaten şef kendi dillerinde hatip demekti. Şefi seçme işi kadınların elindeydi.
Eski Dünya’da devletin başkanı kral, ailenin reisi de babaydı. Toplumun en büyüğü devlet en küçüğüyse aileydi. Kral uyruklarını baba da evlatlarını yargılar gerekirse cezalandırırdı. Kral oğluna ülkeyi, baba da oğluna mülkünü miras bırakırdı.  Yeni Dünya’da ise babanın çocuklar üzerinde hiçbir nüfusu yoktu. Çocuklar analarınındı ve onların yanında kalırdı. Uzun evde herşeyi kadınlar idare ederdi. Avrasya’da erkek çocuklar evde kalır, kız çocuklar ise kocaya giderdi. Burada ise tam tersine erkek kadını değil, kadın erkeği evine alırdı. Evin efendisi kadındı. Avrasya’da çocuklar babaların soyadlarını, buradaysa analarının soyadlarını alırlardı. Zaman zaman yerli kabilelerde aralarında savaşırlardı. Fakat yenen kabile yenilen kabile halkını köleye çevirmez, onlara kendi düzenlerini kabul ettirmez, şeflerini değiştirmezdi. Sadace haraç almakla yetinirdi.
 5.2 Ailede egemenliğin kadından erkeğe geçmesi
Dünyada eski zamandan beri kadınlar toprak işiyle uğraşır, erkekler de avcılık yapar ya da hayvan güderdi. Kabilede hayvan sayısı az olduğu sürece kadının yaptığı iş yani çiftçilik, daha önemliydi. Et çok seyrek yenir, süt içilmezdi. Kadınların ürettiği yiyecek olmazsa, evde yiyecek bir şey yok demekti. Evin efendisi kadınlar olduğu için evi kadınlar idare ederdi.
Fakat her yerde durum böyle değildi. Step bölgelerinde hububat iyi yetişmiyordu. Step yaban otları yerlerini hububata bırakmak istemiyordu, kökleriyle toprağa sımsıkı tutunmuşlardı. Onların kapladığı sertleşmiş toprağı tahtadan çapayla kazmak zordu. Tırmığa 3-4 kadın koşulduğu halde yine de tırmık toprağı ancak üstünkörü kabartabilirdi. İyice kabartılmamış toprağa ekilen tohumu ya güneş kavurur, yada kuşlar yerdi. Kuraklık da bir kısım ürünün yeşermesine izin vermez ama yabanıl otlara birşey yapmazdı. Ürünleri toplama vakti gelince neredeyse biçilecek bir şey kalmazdı. Yabanıl otlar egmenliklerini sürdürürdü. Bu şartlarda ekim yapmanın emek sarfetmenin ne gereği vardı. Fakat insanın yabanıl ot diye hor baktığı otlar hayvanlar için yemdi. Steplerde inek ve koyunlar doya doya otlayabilirdi. Step onlar için bereketli bir sofraydı. Son buzul çağından sonra iklim ılımanlaşmış heryeri otlar kaplamıştı. Yıllar geçtikçe üretilen hayvan sayısı arttı. Artık erkek avcılığı bırakmış sürüyü gütmeye, çobanlığa başlamıştı. Evcil hayvanlar insana daha çok süt, et, yün veriyordu. Ekmek yetmiyordu ama bol bol koyun peyniri vardı. Koyun etinden yemekler pişiriliyordu. Daha fazla protein ile beslenen insanın gelişimi de hızlandı. Bozkırda çobanın, yani erkeğin emeği kadına oranla daha fazla önem kazanmaya başladı. Çok geçmeden kuzey steplerinde erkek, kadını ikincil plana attı. Kuzeyde yaşayan değişim toplumlardan toplumlara geçerek tüm dünyaya yayıldı.
İsveç’te kaya üzerine çizilmiş bir resimde çiftçi, öküzlerin çektiği sabanın arkasından gidiyor. İnsan öküze boyunduruk vurarak kendi işini ona yüklemiş. Önceleri yalnızca etini, sütünü, derisini veren hayvan artık gücünü de vermeye başlamıştı. Öküzün çektiği saban toprağı daha derinden kazıyor, toprağı havalandırıyor, ekilen ürünün güneşten kavrulmasını, kuşların yemesini engelliyordu. Tarımda verimi artırmıştı. Hayvan hem toprağı sürüyor, hem harmanı dövüyor hemde ürünü taşıyordu. Hayvancılık da çiftçiliğe yardımcı olmuştu.
Erkek hayvan gütmekle başladığı serüveninde yavaş yavaş çiftçi oluyor evdeki ekonomik gücü de artıyordu. Kadının işi de az değildi. Kumaş dokumak, yün eğirmek, ürünü toplamak, yemek yapmak, çocuklara bakmak onun göreviydi ama ailede eski etkinliği kalmamıştı. Hayvancılıkta ve çiftçilikte baş yeri erkek almıştı. Önceleri kadın evleneceği erkeği evine alırdı, şimdiyse erkek kadını evine almaya başlamıştı. Devir değişmişti.

6. AVRASYA TOPLUMLARININ AMERİKA’YI FETHİNİN ARKASINDAN YATAN ANA NEDENLER
Avrasya ile Amerika toplumları arasında yiyecek üretiminde farklar vardı ama bu fark toplumlar arasındaki eşitsizliklerin en gerisinde yatan nedeni oluşturuyor. Amerika kıtalarının Avrasyalılar tarafından fethinin nedenlerinin en önemlileri:
  • Mikroplar
  • Teknolojik farklar
  •  Siyasal örgütlenme
  • Dil ve Yazı
  • Yeni ticaret yolları 
6.1 Mikroplar
Evcil hayvanlara sahip toplumlarda ortaya çıkan, çiçek, kızamık, grip gibi insanlara bulaşan mikroplar, aslında hayvanlarda görülen hastalıkların mutasyona uğramış şekilleriydi. Başlangıçta hayvanlardan insanlara geçen bu mikroplara binlerce yıl içinde insan vücudu bağışıklık geliştirmişti. Hayvanları evcilleştiren ilk insanlar bu mikroplara maruz kalmışlar daha sonraki nesillerin dayanıklıkları artmıştı. Daha önce bu mikrobu hiç almamış insanlar mikrobu aldıklarında %99 öldüler. Böylece evcil hayvanlardan alınan mikroplar, Amerikan yerlilerini, Avustralyalıları, Güney Afrikalıları, Büyük Okyanus halklarını Avrupalıların egemenlikleri altına almalarını kolaylaştırdı.
Hayvanlardan geçen ölümcül hastalıklar
Kalabalık Avrasya toplumlarında periyodik olarak görülen ve sonuçta pek çok Avrupalının bağışıklık ya da genetik direnç kazandığı, salgın hastalıklar arasında tarihin en öldürücü hastalıkları vardı: Çiçek, kızamık, grip, veba, verem, tifüs, kolera, sıtma. Bu ürkütücü listeye karşılık Columbus öncesi yerli Amerikan toplumlarına mal edilebilecek tek bulaşıcı hastalık frengiydi.
Kıtalar arasında zararlı mikropların bulunması bakımından ortaya çıkan bu fark, yararlı hayvan varlığından doğdu. Kalabalık insan toplumlarında görülen bulaşıcı hastalıkların nedeni olan mikropların çoğu, 10.000 yıl önce çifticilerin evcil hayvanlarında bulunan mikropların evrimleşmesi sonunda türedi. Avrasya’da pek çok evcil hayvan türü vardı, bu yüzden de pek çok mikrop gelişmişti, oysa Amerika kıtalarında hayvanların da mikroplarında çeşitliliği azdı. Neden yerli Amerikan toplumlarında Avrasya’ya oranla çok daha az çeşitlilikte ölümcül mikrop  üredi ? 
  • Salgın hastalıklar için eşi bulunmaz bir üreme alanı oluşturan köyler, Amerika kıtalarında Avrasya’dan beş bin yıl sonra ortaya çıkmıştı.
  • Yeni Dünya’da şehirli toplumları barındıran üç bölge arasında (And’lar, Mezoamerika, ABD’nin güneydoğusu), Asya’dan Avrupa’ya vebanın, gribin, çiçeğin gelmesine yol açan sıklıkta ve büyük hacimde bir ticaret asla olmamıştı.     
Mikroplar değişik şekillerde bulaşırlar. Bazıları hayvandan hayvanı yiyene geçerler. Bazıları ise böceklerin ısırması ya da tükürüğüyle diğer insana geçerler. Grip boğmaca gibi insanı hapşırtarak öksürterek bulaşan hastalıklarda vardır. İnsan direnci vücut ısısını yükselterek mikropları yakıp öldürmeye çalışır. Kanımızdaki akyuvarlar diğer hücrelerimizdeki yabancı mikropları arar bulur ve yok ederler. Bizi hasta eden mikroba karşı geliştirdiğimiz antikorlar bizim yeniden o mikroba karşı hasta olmamızı önler. İnsanlık tarihinin en büyük salgını I.Dünya savaşında 21 milyon insanın ölümüne yol açan grip salgınıydı. Kara ölüm veba 1346-1352 yılları arasında Avrupa nüfusunun dörtte birini yok etti. Bazı kentlerde ölüm oranı %70 di.
Tanıdığımız bulaşıcı hastalıkların çoğu yakın tarihlerde ortaya çıkmıştır. Çiçek hastalığı MÖ 1600, kabakulak MÖ 400, cüzzam MÖ 200, çocuk felci MS 1840, AIDS 1959 de ortaya çıkmıştır. Romalılar döneminde ticaret filolarının yaygınlaşmasıyla mikropların taşınması daha da kolaylaştı. Veba ve çiçek hastalığı bu yolla her yere ulaştı. 20. yüzyıla kadar kentlerde insanlar öldükçe nüfusu artırmak için köylerden sağlıklı insanlar kentlere geldiler. 20. yüzyıldan sonra kentlerin nüfusu durağan hale geldi.
Cortes, 1519 yılında 600  İspanyol ile Meksika kıyılarına çıktığında Meksika’nın nüfusu 20 milyondu. Cortes Aztec’leri ele geçirirken adamlarının yalnızca 400’ünü kaybetmiş karşılığında koca bir imparatorluğu almıştı. Ama aslında Aztec’leri esas yenen İspanyolların güçlü silahları değil mikroplardı. 1520’de İspanyollar tarafından Meksika’ya getirilen çiçek mikrobu taşıyan bir köle, bu hastalığı Yeni Dünya’ya taşıdı. İmparatorları dahil milyonlarca Aztec’li bu hastalıktan öldüler. Sanki İspanyolların yenilmezliğini ilan eder gibi onlara dokunmayan bu hastalık Aztec’leri kırdı geçirdi. Bu olay karşısında iyice morallleri tükenen Aztec’ler direnmeyi bıraktılar. Daha önce 20 milyon olan Meksika’nın nüfusu 1618’de 1.6 milyona düşmüştü.
Benzer bir olay 1531’de İnka İmparatorluğu’nunda başına geldi. Az sayıda adamıyla Peru kıyılarına ayak basan Pizarro, nüfusu milyonları bulan İnka İmparatorluğu’nu ele geçirdi. Bu başarının altında da 1526’da bu topraklara gelen çiçek hastalığı vardı. İnka İmparatorluğu’nun büyük bir bölümü İmparatorları dahil kısa bir sürede ölmüştü. İmparatorun oğulları taht kavgasına başlayınca durumdan yararlanan İspanyol Pizarro İnka İmparatorluğunu ele geçirdi. Hispaniola’nın (Haiti ve Dominik) 1492’de Columbus geldiğinde 8 milyon olan nüfusu, 1535’te sıfıra düşmüştü.
1540 yılında İspanyol Hernando de Soto ABD’nin güney doğu bölgesinde işgal amaçlı ilerlerken, içinde hiçkimsenin yaşamadığı boşaltılmış köyler gördü. Çiçek hastalığı istilacılardan hızlı davranıp ülkeyi teslim almaya başlamıştı bile. 1600’lerin sonlarında Fransız göçmenler Aşağı Mississipi’ye geldiklerinde daha önceden buralarda yaşayan büyük yerli kasabalarının hepsi yok olmuştu.
Dünyanın tropik kuşağında sıtma, Güneydoğu Asya’nın tropik bölgelerinde kolera,, tropik Afrika’da sarıhumma bir zamanlar bu bölgelerin dışında yaşayan insanlar için ciddi tehlike arz eden hastalıklardı. Avrupalıların bu bölgeleri sömürgeleştirmelerinin önündeki en önemli engel bu hastalıklardı. Zaten bu bölgeler Yeni Dünya işgal edilip, bölüşüldükten ancak 400 sene sonra sömürgeleştirilebildiler.  
6.2 Teknolojik Farklar
Avrupa’nın Amerika kıtalarını istilasının gerisinde yatan ve mikroplar kadar önemli olan bir diğer konuda teknolojidir. İki kıta arasındaki farklılığın nedeni Avrasya’nın yiyecek üretimine dayalı, kalabalık nüfuslu, ekonomik anlamda uzmanlaşmış, siyasi anlamda merkezileşmiş, karşılıklı etkileşim ve yarışma içindeki toplumlarının çok daha uzun bir geçmişlerinin olmasından kaynaklanmaktadır. Teknolojik farklar beş grupta açıklanabilir. 
6.2.1 Metal Aletler
Bütün gelişmiş Avrasya toplumlarında 1492 yılına gelindiğinde aletler metalden yapılıyordu. İnsanlık metal serüvenine önce bakır aletler ile başlamış, daha sonra bronza geçmiş ve son olarak da demir kullanmıştı. Oysa Andlar’da  ve Amerika kıtalarının çeşitli yerlerinde yerliler süs olarak altın, gümüş, bakır kullanılmasına karşın iş aletlerini metalden değil hala taş, tahta ve kemikten yapıyordu.
6.2.2 Askeri teknoloji
İnsanlar metal olarak ilk bakır ile ilgilenmişlerdi. İşlemesi en kolay olanıydı ve doğada cevher olarak bulunuyordu. Zamanla daha fazla metal için yer altında maden ocakları açtılar. Maden cevheri taşlardan kazmalarla parçalanarak çıkarılır. Bu işi kolaylaştırmak için ateşten ve sudan yararlandılar. Maden ceheri içeren taşı daha kolay parçalayabilmek için maden de ateş yakılır, taş kızıncada üzerine su dökülürdü. Suyun buhara dönüşmesiyle taş çatlayarak parça parça olurdu. Çıkarılan bakır cevherinin kalıba kolay dökülebilmesi için maden sağlam olmalıydı. Bunun için bakıra kalay karıştırılırdı. Oluşan yeni metal bakırdan daha sağlam olan tunçtu. Avrasya uygarlıkları ise demir çağını geçeli çok olmuştu. Çelik revaçtaydı. Tüm araç gereçlerini uygun metallerden yapıyordu. Amerikan toplumlarında ise demir şöyle dursun bakırı bile işleyemiyordu.
Askeri teknoloji, Avrasya’da Amerika kıtalarındakine göre çok daha güçlüydü. Avrupa silahları çelik kılıçlar, mızraklar, küçük ateşli silahlar, ağır toplardan oluşuyor, savaşçılar çelikten yapılmış ya da zincirden örülmüş zırhlar, miğferler giyiyorlardı. Amerikan yerlileriyse taştan ya da tahtadan yapılmış sopalar, baltalar, sapanlar, ok ve yaylar, yün ya da pamuklu yorgan gibi zırhlar, yani çok daha etkisiz silahlar kullanıyordu. Üstelik Amerikan yerlilerinin ordularında atlara karşı koyabilecek hiçbir hayvan yoktu. Hızlı ulaşım ve saldırılar için çok önemli olan atlar, Avrupalılara ezici bir üstünlük sağlamıştı. 
6.2.3 Kas gücüne karşılık hayvan, su, rüzgar gücü
Avrasyalılar makineleri işletecek gücü sağlayan kaynaklar bakımından büyük bir üstünlüğe sahiptiler. İnsanın kas gücü yerine sığırları, atları, eşekleri saban sürmede, buğday öğütmek için değirmen taşlarını döndürmede, su çıkarmada kullanmaya başlayarak ilk adımı atmışlardı. Su dolapları Archimed’in tasarımıyla Romalılar zamanında ortaya çıkmış, daha sonra gelgit değirmenleri, yel değirmenleriyle birlikte ortaçağda iyice yaygılaşmıştı. Su ve rüzgar gücünü işe koşan bu makineler, dişli çark sistemiyle birlikte yalnız buğday öğütmekte, su çıkarmakta kullanılmadı, şeker ezmek, maden eritme ocağı körüklerini çalıştırmak, madenleri toz haline getirmek, zeytinyağı çıkarmak, tuz üretmek gibi pek çok üretim amacına hizmet edecek şekilde kullanıldı. Avrasya’da 1492’de hayvan, su, rüzgar gücünün kullanıldığı bütün işler Amerika kıtalarında hala insan kol gücüyle yapılıyordu.
6.2.4 Tekerlek ve araba

Amerika’da tekerlek  güç dönüşümünde kullanılmaya başlamadan çok önce tekerlek Avrasya kara taşımacılığının temel dayanağı hale gelmişti. Tekerlek yalnızca hayvanların çektiği arabalarda kullanılmakla kalmıyor, insanın çektiği çok daha ağır yükleri taşıyabilecekleri arabalarda da kullanılıyordu. Tekerlekler Avrasya’da çömlek yapımında ve saatlerde de kullanılmıştı. Amerika kıtalarında ise bu tür işlerin hiçbirinde tekerlek kullanılmıyordu. Yalnızca Meksika’da tekerleğin seramik oyuncaklarda kullanıldığı mezar kazılarında görülmüştü. Tekerleği keşfedebilmişler ama ondan araba yapamamışlardı.
İlk tekerleğin Mezopotamya’da MÖ 5000’lerde bulunduğu sanılıyor. Ancak o dönemde tekerleğin seramik kap yapmak için seramikçi çarkı olarak kullanıldığı kabul ediliyor. Taşımacılık amacıyla tekerlek ilk kez, Sümerler’in M.Ö. 3000’de geliştirdiği kağnıda kullanıldı. Sümerler iki tekerlekli savaş arabasını M.Ö.2800’de geliştirdi. Dört tekerlekli arabalar M.Ö.2500’de yapıldı. O dönemde tekerlekler, kağnı tekerleği gibi düz keresteden yapılırdı. Günümüzdeki at arabalarında kullanılan tekerlek parmağı, M.Ö. 2000’de icat edildi. Parmaklı tekerlekler hafif olduğu için önce savaş arabalarında ardından da yük arabalarında kullanıldı.
Tekerleğin icadından önce, yükler insan sırtında taşınırdı. Hayvanlar ehlileştirilince hayvan sırtında taşındı. Küçük köy ve kentler kurulunca insanların taşıma ihtiyaçları da arttı. Ağır kaya ve kütükleri, hayvan sırtında taşımak mümkün olmuyordu. Yük taşımak için üç önemli buluş yapılmıştı. 
  • Birinci buluş, büyük ve ağır yükleri ağaç kütükleri üzerinde kaydırmaktı.
  • İkinci buluş, Buzul Çağı sonuna doğru kullanılan kızaktı.
  • Üçüncü buluş, ağaçtan yapılmış merdiven benzeri bir aracın üzerine yük koyup, ön ucunu havaya kaldırıp arka ucunu yerde sürükleyerek çekmekti. Daha sonra, bu aracın ön kısmı bir sığırın sırtına bağlanarak çekilmeye başlandı.
Bu yöntem, ABD’de kızılderililer tarafından son yüzyıla kadar kullanılmaktaydı. Merdivenin üzerindeki yük çok ağır olunca merdivenin altına kütükler konularak ağır yükler kolayca taşındı. İnsan gücü yetersiz kalınca, altına kütük konulan merdivenler hayvanlara çektirildi.
Sümerler, merdivenin altına kütük koyarak yük taşıyordu, ancak merdiven ilerledikçe arkadan çıkan kütüğün tekrar öne konulması pratik değildi. Merdivenin altındaki kütüklerin zamanla aşınması ve kütük döndükçe oyuğun derinleşmesi, tekerlekle arabayı birleştirme fikrini doğurdu. Kütükten kesilen daire şeklindeki parçalar, sığırlar tarafından çekilen merdiven şeklindeki taşıma aracının arka ucuna takıldı. Böylece Sümerler ilk kağnıyı icat etmiş oldu. Kağnıyı sığırlar çektiği için hız çok yavaştı ama ağır yükleri taşımak da kolaylaşmıştı. Sümerler kağnıyı geliştirip savaş arabası yaptığında, sığır yerine atları kullanmaya başladılar. Böylece savaşçılar çok hızlı hareket etme şansına kavuştu. M.Ö.2500’de dört tekerlekli ve iki atla çekilen Sümer savaş arabaları kullanıma girdi. Ancak bu arabalara hala kağnı tekerleği takıldığı için arabalar ağırdı. Sümerler M.Ö.2000’de günümüzde de kullanılan parmaklı tekerleği icat ederek arabaları hafifletti.
6.2.5 Gemi teknolojisi
Pek çok Avrasya toplumunun büyük gemileri vardı. Bazıları rüzgara karşı yol alabiliyor, okyanusları aşabiliyordu. Sekstan, manyetik pusula, kıç dümenleri vardı ve toplarla donatılmıştı. Bu özellikler taşıyan Avrasya gemileri hacim, hız, hareket yeteneği ve denize dayanıklılık bakımından Yeni Dünya’nın en gelişmiş And ve Mezoamerika toplumları arasında ticareti yürütmekte kullanılan sallardan çok üstündü. 
İlk yelkenliler Akdeniz’de, birçok kalın kirişin yanyana bağlanmasıyla yapılıp, ortasına tek bir dört köşe  yelkenin yerleştirildiği kısa direkli teknelerdi. Bilinen en eski gemi, Mısır Firavunu Keops'un (MÖ 2589-2566) cenaze töreni için yapılmış teknedir. 
Mısırlılar ayrıca, geminin ortasına diktikleri direğe dikdörtgen biçiminde bir yelken basarak, rüzgarın doğal gücünden de yararlanmışlardır. 

solda Roma sağda Yunan dönemi gemileri

MÖ 1000'den 250'ye kadar Akdeniz kıyılarına egemen olan Fenikeliler, Mısırlıların gemi tasarımını geliştirmişler, yaklaşık 30 metrelik tekneler yapmışlardı. Geminin çatısı bir omurgadan oluşuyordu. Omurga kalaslarla kaplanıp, üstü de ziftle sıvanarak, iskelet su geçirmez bir tekneye dönüştürüldü. MÖ 450'den sonra gemilerin yük taşıma kapasitesi arttırıldı. Gemilerde her biri yelkenli iki direk kullanılmaya başlandı. Romalılar yolcuları ve personeli yükten ayrı tutmak amacıyla, gemilerine güverte yapmaya da başlamışlardı. 
Çinliler junk adını verdikleri değişik bir tekne tasarımı geliştirdiler. İçleri oyulmuş iki kanoyu birleştirerek, altı düz omurgasız bir gövde ortaya çıkardılar. Çinliler MÖ 250'den itibaren, baş ve kıç yelkenini kullanmaya başladılar.  Sonradan güverteli ve çok daha büyük gemiler yapıp kamaralara böldüler (Avrupa’da birkaç yüzyıl sonra gerçekleşecektir). Çinlilerin denizcilik alanında en büyük buluşları kuvvetlendirilmiş hasır yelkendi. Bu yelkenler, rüzgarın şiddetine göre jaluzi gibi çekilip indirilebiliyor, gemi her havada yol alabiliyordu.
MS 7.yüzyıl'da Vikinglerin denizaşırı akınlarını gerçekleştirdikleri tekneler uzun ve dardı. Bazen küreklerle yürütülen bu tekneler, genellikle tek, büyük kare yelkenle yönetiliyordu. Yüzyıl sonra Viking gemileri, 25 metre uzunluğundaydı, baş ve kıç görkemli bir kıvrımla yükseltilmişti. Bu dönemde yelken küreğin yerini aldı. 12. yüzyıl'da dümen gemilerin yönetimini büyük ölçüde kolaylaştırdı. Bu gelişmeleri direk ve yelken sayısının artırılması izledi.
Kadırga, daha çok Akdeniz'de kullanılan çektiri tipi bir savaş gemisi. Yukarıda Venedik kadırgası görülüyor. 8. Yüzyıldan 17. Yüzyıla kadar Akdeniz'de deniz savaşlarında kullanıldı. İlkçağlardan beri kullanılan gemi modelinin geliştirilmiş şekliydi. Asıl hareket mekanizması kürektir ve yelken buna yardımcı olması için tasarlanmıştır. Bir dönem Akdeniz’i iç göl haline getiren Osmanlı donanması kadırgalardan oluşurdu.  Standart bir Osmanlı kadırgası 40 metre boyunda 7-8 metre genişliğinde ve 24 oturaklıdır. Bir ya da iki üçgen yelkenle hareket eder. Osmanlı donanmasında özellikle 16. yüzyılda Türk donanmasının altın çağında asıl savaş gemisi konumundadır.  
13. yüzyıl'da Akdeniz'in kıyılarındaki gemicilikte daha ileri ülkeler, iki güverteli, ince gövdeli karavelayı geliştirmişlerdi. Başlangıçta, iki direk üstüne Latin yelkeni donanımlı olan karavela, kısa sürede üç direkli oldu. İlk iki direkte kare yelkenler, üçüncüsünde Latin yelkeni kullanılıyordu. 14. yüzyıl'da küçük bir ticaret gemisi olarak ortaya çıkan karavela (karavel), Portekizliler tarafından daha büyük bir okyanus gemisi niteliğinde geliştirilip, keşifler için kullanılmıştır. 15. ve 16. yüzyıl'larda Bartolomeu Dias, Ferdinand Magellan'nın gerçekleştirdikleri büyük keşiflerin tümü, karavelalarla yapılmıştır. 
Columbus’un kullandığı karavela
Avrupa'dan Uzakdoğu'ya ve Yeni Dünya'ya ulaşan deniz yollarının açılmasıyla birlikte, ticarette  büyük bir artış oldu. İspanyollar, İngilizler ve Hollandalılar okyanusların hava şartlarına dayanıklı Kalyon adı verilen büyük gemiler yaptılar.  
Kalyon, İngilizler tarafından 16. yüzyıl'da geliştirilen rüzgarla giden, üç direkli, yelkenli, büyük savaş gemisidir. Osmanlı'da ilk kez II.Bayezid döneminde yapılmıştır. 16. yüzyıldan itibaren dünya denizlerinde kullanılmıştı. Kalyonun mutlaka 3 direği ve mükemmel bir yelken donanımı olurdu. Bir kalyon en az 60-100 topa sahip olurdu.
Başlangıçta kadırga ince uzun yapısı ve alçak bordası sayesinde çok süratli ve kıvrak hareket kabiliyetiyle kalyon sınıfı büyük yelkenli gemilere karşı avantajlıydı. Kalyonlar yalnızca rüzgarlı havalarda yol alırken kadırga rüzgarsız havalarda da yol alabilirdi. Ayrıca kullandığı Latin yelkenler sayesinde rüzgar yönünden bağımsız yol alabilirdi. 16. yüzyılda kadırga kalyon karşısında üstün konumdaydı. Ancak denizcilikte yaşanan gelişmeler sonucu kalyon yavaş yavaş kadırgayı yakaladı. 17. yüzyılın ortalarından itibaren kalyon kadırga karşısında üstünlüğünü kabul ettirdi. Osmanlı donanması kalyona geç geçtiği için denizlerdeki hakimiyetini kaybetti. Kadırganın yapımı da üç kat daha ucuzdu. Ancak kullanımı için çok sayıda kürekçi gerektirmesi bu ucuzluk avantajını ortadan kaldırmaktaydı. Kalyon ise kadırgadan çok daha dayanıklıydı. Ancak kalyonun geniş yüksek ve ağır gövdesi sürat için hiç uygun değildi ve arkadan rüzgar almadığı sürece kalyonun yavaş ve hantal kalmasına sebep olmaktaydı.
6.3 Siyasal Örgütlenme
Avrasya ve yerli Amerikan toplumları teknolojik ve mikroplar açısından olduğu kadar siyasal örgütlenme bakımından da farklıydı. Rönesans çağı sonlarında Avrasya çoğunlukla örgütlü devletlerle yönetiliyordu. Bunların arasında Habsburg, Osmanlı, Çin ve Moğol devletleri çok ırklı, çok dilli birer imparatorluktu. Pek çok Avrasya devletinin, vatandaşlarını bir arada tutmaya yarayan resmi bir dini vardı, siyasi önderler bu dinin kanatları altında yasallık kazanıyor, başka halklara karşı savaşmak için haklı gerekçeler bulabiliyorlardı. Avrasya’da küçük kabile ve oba toplumları az sayıdaydı. Sadece Kuzey kutbu rengeyiği yetiştiricileri ile Sibirya, Hindistan ve Güneydoğu Asya’daki avcı/yiyecek toplayıcılar kabile düzeninde yaşıyordu.
Amerika’da iki imparatorluk vardı, Aztec ve İnka imparatorlukları. Bunlar büyüklükleri, nüfusları, çok dillilikleri, resmi dinleri bakımından Avrasya’daki imparatorluklara benziyorlardı. Amerika kıtalarında yalnızca iki imparatorluk benzer faaliyetler gösterecek potansiyele sahipken Avrupa’da yedi devlet (İspanya, Portekiz, İngiltere, Fransa, Hollanda, İsveç ve Danimarka) 1492 ile 1666 arasında diğer kıtaları ele geçirecek kaynaklara sahipti. Tropik Güney Amerika’da, Aztec yönetimi dışında kalan Mezoamerika’da, ABD’nin güneydoğusunda pek çok şeflikle yönetilen halk vardı. Amerika kıtalarının bunların dışında kalan bölümü kabile ya da oba düzeyinde örgütlenmişti.
6.4 Neden bazı halklar yazıyı keşfetti de bazıları edemedi?
Yazının tarihi resimli anlatımla başlar. Bu resimlerin sadeleşerek birer sembol haline gelmesi için bir hayli zamanın geçmesi gerekti. Avrupa sömürgeciliğinin yayılışına kadar Avustralya’da, Büyük Okyanus Adaları’nda, Afrika’da, Sahra’nın güneyinde, Mezoamerika’nın küçük bir bölgesi dışında Yeni Dünya’nın bütününde yazı diye birşey yoktu.  Uygar olmakla övünen halklar her zaman yazıyı barbarlardan kendilerini ayıran en önemli  özellik olarak görüyorlardı. Bilgi güç demekti. Yazı, çok daha uzak ülkeler ve eski zamanlara ait bilgiyi çok daha ayrıntılı ve sağlıklı bir biçimde aktarma olanağı verdiği için toplumlara güç kazandırır. Yazı fetihlerin çağdaş bir aracı olarak tüfeklerle, mikroplarla ve merkezileşmiş yönetimlerle el ele yürüdü. Filolar daha önceki keşif yolculukları sırasında hazırlanmış haritalara ve yazılı seyrüsefer talimatlarına bakarak rotalarını saptıyorlardı.
Niçin yazıyı bazı halklar geliştirdi de bazıları geliştiremedi? Geleneksel avcı/yiyecek toplayıcı halklar arasında niçin hiç yazıyı geliştireni çıkmadı? Yazı neden Bereketli Hilal’den Etopya’ya ve Arabistan’a yayıldı da Meksika’dan And’lara yayılmadı?
Bilgi az iken insan hafızasında saklanması zor olmuyordu. Efsaneler, masallar, tecrübeler ağızdan ağıza geçerdi. Her yaşayan ihtiyar canlı bir kitaptı. Derken bilginin artmasıyla hafızada tutmak zorlaşmaya başladı. İnsanlık çözümü anıtlarda buldu. Elde edilen bilgi ve tecrübeleri başkalarına iletmek için yazı dili, sözlü dile yardım etmeye başladı. Bir önderin mezar taşında, yaptığı akın ve savaşlar gelecek kuşaklar öğrensin diye tasvir edilmeye başlandı. Mezar taşı ilk kitap, akgürgen kabuğu ise ilk mektuptu.
 Avrasya devletlerinin çoğunda okuryazar bir bürokrasi vardı, bazılarında ise halkın önemli bir bölümü de okuma yazma biliyordu. Yazı Avrupa toplumlarına güç katmış, siyasal yönetimi ve ekonomik değiş tokuşu kolaylaştırmış, keşif ve istilaları başlatıp yönlendirmiş ve geçmişin tecrübelerinin unutulmasını önlemişti. Oysa Amerika kıtalarında yazı Mezoamerika’nın küçük bir bölgesinde Maya toplumunda seçkinler tarafından kullanılıyordu. İnka İmparatorluğu’nda quipu adı verilen bir hesaplama sistemi ile düğüm esasına dayanan bir bellek aleti vardı ama yazıya ayrıntılı bilginin aktarım aracı olarak yaklaşılmamıştı.
Avrasya ile karşılaştırıldığı zaman Amerika kıtalarının çoğrafi bölünmüşlüğü dillerin dağılımlarına da yansımıştır. Dilciler, birkaç Avrasya dili dışında bütün dillerin on kadar dil ailesinden çıktığına hemfikirdirler. Bu ailelerin herbiri sayıları birkaç yüzü bulan akraba dillerden oluşmaktadır. Örneğin İngilizce, Fransızca, Rusça, Yunanca, Hindu gibi dilleri içine alan Hint-Avrupa dil ailesi kapsamında 144 dil bulunmaktadır. Hint-Avrupa dil ailesi, Avrupa’daki dillerin büyük bir bölümünün, Batı Asya dillerinin çoğunun ve Hindistan’da konuşulan dillerin kökenidir. Dilsel, tarihsel, arkeolojik ipuçları bütün bu geniş bölgelere yayılmış dillerin gerisinde tarihte bir zamanlar buralara yayılmış bir ata dilin bulunduğunu ve arkasından yerel dilsel farklılaşmaların oluşmasıyla akraba dil ailelerinin meydana geldiğini göstermekte birleşir.
Amerika’nın Eskimo-Aleut ile Na-Dene dil ailesi dışında Amerika kıtalarında yaygınlaşmış dil yoktur. Yiyecek üreten yerli Amerikan halklarından biri, avcı/yiyecek toplayıcıların yerini almayı başarsaydı, bu halk Avrasya’daki gibi kolayca tanınan dil ailelerini miras olarak bırakmış olacaktı.
Yazı sistemlerinin temeli tek bir yazılı işaretin gösterdiği söz biriminin uzunluğuna göre değişir. Yazı sistemleri, en küçük söz biriminin tek bir temel ses (alfabe), tam bir sözcük (logogram) ya da bir hece oluşuna göre üç gruba ayrılır.
  • Bugünkü halkların çoğu, yazının temeli olarak alfabeyi kullanmaktadır. Alfabe sisteminde dilin her bir temel sesi için bir harf bulunur. Alfabelerin çoğu 20 ile 30 harften oluşur.
  • İkinci grup bir sözcüğün yerine geçen logogram denilen semboller kullanan yazı sistemidir. Mısır hiyeroglifi, Maya yazısı ve Sümer çiviyazısı bu tip yazı sistemleriydi.
  • Üçüncü tip yazı sisteminde her hece için bir harf kullanılır. Yunanistan’daki Miken uygarlığının Çizgisel B yazısı buna örnektir.
Yazı birbirlerinden bağımsız olarak MÖ 3000 yılında Mezopotamya’da Sümerler, MÖ 1300 yılında Çinliler, MÖ 600 yılında Meksika’da Mayalar tarafından icat edildi. Mısırlıların MÖ 3000 yılında yazı sistemlerini kendilerin mi geliştirdikleri ya da bitki üretiminde yaptıkları gibi komşularından mı (Sümerler) aldıkları belirsizdir. 
Bilinen en eski yazı sistemi Sümer çiviyazısı’dır. Bereketli Hilal’de MÖ 3000 dolaylarında koyunların sayısını ve tahıl miktarının kayıtlarını tutmak amacıyla geliştirdikleri sistem, dönüşerek yazı halini aldı. Kil tabletler üzerine sivri aletler ile kazıyarak başladıkları yazılarında sonradan düzgün işaretler koymak amacıyla kamıştan yapılmış özel yazı gereçleri kullandılar. Sümerlerin ilk yazı göstergeleri sesçil olmayan, söz konusu nesnenin tanınabilir resimlerinden (logogram) oluşuyordu. Sonra Sümer dilindeki seslere karşılık sesçil simgeler kullanmaya başladılar. MÖ 3000’den az sonra, tümcelerin ve kutsal öykülerin, dinsel yakarıların, yasaların, sözleşmelerin ve öteki birçok belgenin yazıya dökülmesi olanağı doğmuş oluyordu.
Bağımsız olarak başladığına inanılan diğer bir yazı sistemi Mezoamerika’da yaşayan Mayalara aittir. Eski Dünya ile Yeni Dünya arasında İskandinavların sınırlı ve kısa süreli ilişkisinden başka bilinen bir ilişki olmadığı için bu iki yazı sisteminin birbirinden bağımsız geliştiğine inanılmaktadır. Ayrıca Mezoamerika yazısındaki göstergeler şekilsel olarak Eski Dünya’dakilerden tamamen farklı. Maya yazısında soyut sözcükleri kullanmak için okunuşu onunla aynı olan ama anlamı farklı olan, resmi kolayca çizilebilen göstergeler kullanıldı. Sümerlerin MÖ 3000 yılında keşfettikleri yazı sistemlerini, dünyanın diğer ucundaki Mezoamerika yerlileri MÖ 600 yılında yeniden keşfettiler.
Bazı toplumlar diğer toplumların yazı sistemlerini kendilerine adapte ettiler. Türkiye 1928’de Latin harflerini kendi diline uyarladı. Benzer şekilde Kiril alfabesi de Rusya’daki pek çok toplumun diline uyarlandı.   Kiril alfabesinin kökeni MS 9. yüzyılda Slavların ülkesine giden Yunanlı misyoner Aziz Kyrillos’un  Yunan ve İbrani harflerinin bir uyarlamasına dayanmaktadır. İngilizce’nin de bir ailesi olduğu, Germen dilinin ilk yazıları Gotik alfabesiyle yazılmıştır. Gotik alfabesinin mucidi de, MS 4. yüzyılda Balkanlarda Vizigotlarla birlikte yaşamış olan Piskopos Ulfilas’tır.  Yunan Miken uygarlığı’na ait Çizgisel B yazı sistemi de MÖ 1400 yılı dolaylarında Girit’in Minos uygarlığına ait Çizgisel A hece yazımından alınarak uyarlanmıştı. Toplumlar yazı sistemlerini birbirlerinden alırken bazı sorunlarla da karşılaştılar. Dillerin seslerinde mutlaka farklılıklar vardır. Uyarlanan alfabede olmayıp da dilde mevcut olan bazı sesler için yeni harfler geliştirmek gerekmiştir. Bu sorun bazen tek bir ses için iki harf kullanılarak bazen de bir harfin üzerine çeşitli işaretler konarak çözülmeye çalışılmıştır. Yunanlıların ve Germen dillerinin tek harf ile gösterdikleri bir sesi İngilizlerin th ile göstermesi gibi. Fransızca, Almanca, İspanyolca, Türkçe ve Lehçe’de çeşitli işaretler ile donatılmış harfler vardır.
İlk yazı biçimleri karmaşık ve zordu. Bu yazıları öğrenip kullanan insan sayısı da çok azdı. Yazı yazmayı Kralın ya da tapınağın hizmetinde çalışan uzman yazıcılar bilirdi. Bunlar yiyecek üreten köylülerin yetiştirdikleri depolanmış yiyecek fazlasıyla beslenen tam zamanlı bürokratlardı. Eski Sümer kralları ve rahipleri yazının uzman yazıcılar tarafından vergi borcu olarak, koyunların kayıtlarının tutulması için kullanılmasını istiyorlardı. Dünyada yazıyı icat etmiş olan toplumlar, gelişmiş ve merkezi siyasal kurumları olan toplumlardı. Avcı/yiyecek toplayıcı toplumlar hiçbir zaman ne kendileri yazı diye birşey geliştirdiler  ne de başkalarından aldılar, yazının kullanılacağı kurumları da yoktu, yazıcıları besleyecek yiyecek fazlası da. Yazının bağımsız olarak ortaya çıktığı yerler yiyecek üretiminin de ilk başladığı yerlerdi. Yazı icat olduktan sonra ticaret, fetih ve din yoluyla aynı ekonomik ve toplumsal örgütlemelere sahip diğer toplumlara hızla yayıldı. Yazının ortaya çıkışı için yiyecek üretimi gerekli bir koşuldu ama yeterli bir koşul değildi. MS 1520’de Güney Amerika’daki İnka İmparatorluğu gibi bazı toplumlarda yazıya sahip olmamıştı. Benzer şekilde Tonga (Büyük Okyanus’ta Avustralya’nın doğusunda) İmparatorluğu’nun, Hawai devletinin, MS 600 öncesi Afrika’nın Ekvator altı ve Batı Afrika’da Sahra’nın güneyindeki devlet ve kabilelerinin, Mississippi vadisi çevresinde yaşayan Kuzey Amerika yerlilerinin yazıları yoktu. Peki neden bu toplumlar yazıya sahip olmayı beceremediler?
Yazısız toplumlar, Sümerlere, Meksikalılara ve Çinlilere göre yiyecek üretimine geç başlamış toplumlardı. Yeteri kadar zamanları olsaydı muhtemelen onlarda yazılarını icat edeceklerdi. Ya da Sümer’e, Meksika’ya, Çin’e yakın yaşasaydılar yazıyı kendilerine adapte edebilirlerdi. Ama ilk yazı merkezlerinden çok uzakta yaşıyorlardı. Yazısı olan toplumlardan 6.500 kilometrelik Büyük Okyanus ile ayrılmış, yazıyı en son alan toplumlardan Hawai ve Tonga yalıtılmışlığın önemini bize gösteriyor. Andlar, Batı Afrika krallıkları, Mississippi vadisi, yazısı olan toplumlardan çok uzak değildiler ama buralarda da doğal coğrafi engeller vardı. Batı Afrika’yı Sahra çölü ayırıyordu. Güney Meksika’nın kent merkezleriyle Mississippi vadisi arasında Kuzey Meksika çölleri vardı. Güney Meksika ile Andlar arasında ise iletişim için deniz yolculuğu gerekiyordu.     
6.5 Yeni Ticaret Yolları ve Dünyanın İspanyollar ve Portekizliler ararsında paylaşımı
Doğuyla yapılan ipek ve baharat ticareti, Asya'nın Moğolların kontrolüne girmesi ve ardından 1453 yılında İstanbul'un alınmasıyla, Avrupalılar için daha da zorlaştı. Bu iki gelişme sonucunda alternatif yollara gereksinim doğdu. Krallar yeni yolların bulunması için kaşifleri teşvik ediyorlardı. Okyanus sularına dayanaklı gemiler yaptıktan sonra gemiciler Cebelitarık boğazından geçip sağa ya da sola gidmeye başladılar. Portkizliler, Cebelitarık boğazından sonra sola sapmışlardı. Batı Afrika kıyılarını izliyerek ilerliyorlardı. Boyadar burnuna varınca fırtınadan korkup durdular. Sanki buradan  daha ileriye gitme der gibi buraya Portekizliler ‘Hayır burnu’ dediler. Sonraki Portekizli gemiciler daha ileriye gidip Afrika kıtasının ucunu bulup ‘Fırtınalar burnu’ adını verdiler. Buradan Afrika’nın doğu kıyıları boyunca kuzeye çıktılar.  Portekiz kralı Fırtınalar Burnu’ adını ‘Ümit Burnu’ olarak değiştirdi. Gerçekten de Avrupa’nın ümidi bu burnun arkasındaydı. Birkaç yıl içerisinde Portekizli Vasco de Gama Ümit burnunu geçerek 1498 yılında Hindistan’a ulaştı.
Portekizliler Hindistan yolunu buldular. Ama Atlantik Okyanusu’nu ilk geçenler İspanyol ve İngiliz kaşifler oldu. Cenovalı denizci Columbus İspanyolların hizmetine girip 1492’de Batı Hint adalarına kadar varmış, Venedikli Giovanni Caboto’da İngilizlerin hizmetinde 1497 yılında Amerika’yı bulmuştu. İspanyollar Amerikan yerlilerini insandan saymıyorlardı. Amerika’da at olmadığı için yerliler İspanyollar için yük hayvanı işini görüyordu. Maden ocaklarında gümüş çıkaran İspanyolların çiftliklerinde tarlaları işleyen hep yerlilerdi. Yerliler çok zor şartlar altında yaşarken beyazlarda her zaman rahat değildiler. Tropik sıtmadan kırılıyor, yerlilerin zehirli oklarına kurban gidiyorlardı. ABD’nin güneyinde İspanyolları altın çekiyordu. Altın olmayan yerleri haritada gereksiz topraklar diye işaretliyorlardı. Kuzeyde ise İngilizler ve Fransızlar bu gereksiz alanları zapt edip oralardaki ormanlardan elde edilen değerli kürkleri Avrupa’da altın değerinde satıyorlardı. İspanyol Pisarro ile Orellana Amazon ırmağı çevresini incelediler. Quesada, Orinoko nehrinin kaynaklarını buldu. Ponce de Leon Florida’yı keşfetti. Walter Raleigh ise ilk İngiliz sömürgesi olan Virginia’yı kurdu. 
Cantino haritasında Portkizlilere verilen yerler
1481 yılında Papa IV.Sixtus, Kanarya Adaları’nın güneyinde kalan bütün bölgeleri Portekizlere vermişti. 4 Mayıs 1493’de İspanya kökenli Papa VI.Rodrigo Borgia’da Cabo Verde Adaları’nin 100 fersahdan öte batısındaki bütün bölgelerin İspanyollara ait olduğunu ilan etti. Söz konusu çizginin doğusunda kalan bütün bölgeler ise Portekizlere aitti. Portekiz kralı II.Joao bu duruma itiraz edip, İspanya Kralı II.Fernando’yu ve Kraliçe I.Isabel’i arayarak imtiyaz çizgisinin Cabo Verde Adaları’nın 370 fersah batısına çekilmesini sağladı. 7 Haziran 1494 tarihli Tordesillas Antlaşması dönemin deniz güçleri Portekiz ve İspanya arasında gerçekleşti. Cabo Verde Adaları’nı başlangıc noktası alarak, bu noktanın 370 fersah (1550 km) batısında Kuzey-Güney meridyeni çizildi. Çizgi, Avrupa’nın haricindeki dünyayı Portekiz ve İspanya arasında paylaştırıyordu. Sınırın batısında kalan keşfedilmiş ve keşfedilecek bütün bölgeler İspanya’ya aitti. Sınırın doğusunda kalan keşfedilmiş ve keşfedilecek bütün bölgeler ise Portekiz’e aitti. İspanya antlaşmayı 2 Temmuz 1494’de, Portekiz 5 Eylül 1494’de onayladı. Ancak iki ülke için de birer istisna vardır. Filipinler İspanya'nın, Brezilya Portekiz'indir.

7. AMERİKA KITALARINDAKİ ÖNEMLİ UYGARLIKLAR
7.1 Aztec İmparatorluğu
Aztec’ler, Mezoamerika'da bugünkü orta Meksika bölgesinde 14. ve 16. yüzyıllar arasında yaşamış bir Orta Amerika halkıdır. Aztec’lerin başkenti, günümüzde üzerinde Meksika şehrinin bulunduğu kurutulmuş Texcoco Gölü'nün ortasında yeralan Tenochtitlan kentiydi. Çok büyük bir uygarlık kurmuşlardı. Hernan Cortes'in Meksika'yı ele geçirme sırasında yapılan ve Tenochtitlan kuşatması olarak bilinen savaş sonucunda Aztec’ler yenilmiş ve güçlerini kaybetmişlerdir.
7.2 Maya şehir devletleri
Bir Orta Amerika uygarlığı olan Maya uygarlığı, Meksika'nın güneydoğusundan, Honduras, El Salvador ve Guatemala'ya kadar uzanan Mezoamerika bölgesinde beş şehir devleti (Campeche, Chiapas, Quintana Roo, Tabasco ve Yucatán) kurmuşlardır. Mayalar MÖ 600 dolaylarında yükselişe geçmiş, MS 3. yüzyılda altın çağını yaşamış, kent-devletlerinin siyasi kargaşalar sonucunda çöktüğü MS 900'e dek, geniş bir alanda varlığını sürdürmüş ve İspanyol işgaliyle yok olma sürecine girmiştir. Takvimleriyle biliniyorlar.
7.3 İnka İmparatorluğu
İnka medeniyeti, Güney Amerika'nın batı kıyısındaki And Dağları bölgesindeki Cuzco şehri civarında, 11. yüzyılda Cuzco Krallığı'nın kurulmasıyla başlamıştır. 1438 yılında sınırlarını genişleterek diğer And’lı toplulukları egemenlikleri altına almaya başlamışlardır. Böylece, Amerika kıtasında Kolomb öncesi varolan en büyük imparatorluk olan İnka İmparatorluğu kurulmuştur. 1532 yılında, yönetimdeki iki kardeş Huascar ve Atahualpa arasındaki iç çekişmeler sonrasında, Francisco Pizarro önderliğindeki İspanyol işgalciler İnka bölgesini ele geçirmişlerdir. Bunu takip eden yıllarda İspanyollar tüm And bölgesindeki tek hakim güç konumuna gelmişlerdir. 1542 yılında Peru Valiliği'nin kuran İspanyollar, 1572 yılında Vilcabamba'daki son İnkaların direnişini de kırarak İnka medeniyetini bitirmiş oldular.

8. AMERİKA’DAKİ İLK KOLONİLER
Bering Boğazı’ndaki Alaska kökenli İnuit(Eskimo) topluluğunun boğazın karşısındaki Sibirya kıyısına gidip yerleşmesini saymazsak, Amerikan yerlilerinin Avrasya’da koloni kurmak gibi hiçbir girişimleri olmadı. Amerika’da ilk kez koloni kurma girişiminde bulunan Avrasyalılar ise İskandinavlardı. 
 İskandinavların Norveç’ten kuzey Atlas Okyanusu boyunca Amerika’ya doğru ilerleyişleri
Norveçli İskandinavlar, MS 874’de İzlanda’yı,  MS 986’da Grönland’ı istila etti, MS 1000 ile MS 1350 yılları arasında da Kuzey Amerika’nın kuzeydoğu kıyılarını pek çok kez ziyaret ettiler. Amerika kıtalarında tek İskandinav yerleşim yeri Kanada Newfoundland’de bulundu.
İzlanda’nın iklimi son derece sınırlı bir tarıma imkan veriyordu. Adanın yüzölçümü, İskandinav kökenli bir nüfusu beslemeye yetiyordu. Ama Gröland’ın büyük bölümü buz ile kaplıydı ve en gözde iki kıyı fiyortuda İskandinav yiyecek üretimine pek elverişli değildi. Grönland’daki İskandinav nüfus hiçbir zaman birkaç bini geçmedi. Norveç’ten gelecek yiyecek ve demire, Labrador (Kanada Newfounland’in kuzeyi) kıyılarından gelecek keresteye bağımlı kaldılar. Grönland kendi kendine yeterli yiyecek üreticisi bir toplumu besleyemezdi. İzlanda’nın, Norveç’in nüfusları da Grönland’daki kolonistleri beslemeye devam edemeyecek kadar küçük ve yoksuldu.
13. yüzyılda başlayan Küçük Buzul çağında Kuzey Denizi’nin soğumasıyla Norveç’ten ya da İzlanda’dan Grönland’a giden İskandinavlar için Grönland’da yiyecek üretimi eskisinden daha güçleşti. Grönlandlıların Avrupalılarla bilinen son ilişkileri 1410’da bir İzlanda gemisinin rüzgarla sürüklenmesiyle oldu. Avrupalılar 1577’de yeniden Grönland’ı ziyarete gittikleri zaman oradaki İskandinav kolonisi artık yoktu, anlaşılan 15. yüzyılda hiçbir kayıt bırakmadan yok olup gitmişlerdi.
Kuzey Amerika kıyıları, Norveç’ten yola çıkan gemilerin, MS 986-1410 yılları arası Norveç gemi teknolojisiyle ulaşılamayacak kadar uzaktı. Bunun yerine İskandinavlar Grönland’a gittiler ve oradan da Kuzey Amerika kıyılarına seferler yaptılar. Ama bu küçük topluluğun Amerika’da uzun boylu keşifler yapma, istilalarda bulunma, yerleşme olasılığı yoktu. Newfoundland’deki tek yerleşim yeri bile 20-30 kişinin birkaç yıl oturduğu bir kış kampından öte birşey değildi.
Son Grönland İskandinavları hastalıktan ya da açlıktan mı öldüler? Gemilere binip başka yerlere mi gittiler? Eskimolarla evlenip asimile mi oldular? Eskimolar tarafından öldürüldülermi? Bu soruların malesef yanıtları yok. İskandinavlar Grönland’da ve Amerika’da koloni kuramadılar çünkü çıkış noktaları (Norveç), ve varış noktaları (Grönland, Newfoundland), zaman (MS 984-1410), Avrupa’nın üstünlüklerinin (yiyecek üretimi, teknoloji, siyasal örgütlenme) etkili bir biçimde kullanılmasını engelliyordu. Avrupa’nın göreceli yoksul ülkelerinden birinin zayıf desteğiyle birkaç yüz İskandinav’ın demir aletleri, kuzey kutbunda yaşama konusunda binlerce yıldır deneyim kazanmış Eskimolar ile baş edemezdi.  

9. CHRISTOPHER COLUMBUS VE AMERİKA’NIN KEŞFİ
Cenovalı denizci Columbus kardeşler 1480’lerde Okyanus'da hep batıya giderek Hindistan'a ulaşabileceklerini söylüyorlardı. Denizciler ve bilginler dünyanın bir küre olduğunu bildikleri halde halk dünya'yı düz sanıyordu. Columbus eski Arap kitaplarından edindiği bilgilerle dünyanın çevresinin 25.500 km olarak hesapladı. Ona göre Kanarya Adaları ile Japonya arasındaki mesafe 3.700 km idi. Oysa dünyanın çevresinin 40,000 km olduğunu ikinci yüzyılda Eratosthenes hesaplamıştı. Gerçekte Kanarya Adaları’ndan Japonya 19,600 km uzaklıktaydı. O dönemde hiçbir gemi bu kadar uzun mesafede yetecek kadar yiyecek ve su taşıyamazdı. Denizcilerin hepsi böyle bir seyahatin susuzluk ve açlıktan ölmek demek olduğunu biliyordu. Bu durumun aksine İspanya'nın Hindistan ile ticareti diğer Avrupa devletlerinin aleyhine olacak şekilde geliştirmek için yeni yollar bulması gerekiyordu. Columbus'ın şansı bu oldu.
Columbus planını 1485 de Portekiz kralı II.John'e sundu. Batıya doğru 3,860 km gidecek Hindistan'ı bulacak ve dönecekti. Kralın danışmanları planı gerçekçi bulmadılar. Hindistan bu kadar yakın olamazdı. Proje reddedildi. 1488 yılında Columbus planını birkez daha Portekiz kralına sundu. Tam o yıl Portekiz'li kaşif Bartolomeu Dias Afrika'nın güney ucuna ulaşarak Asya yolunu bulmuştu. Bu nedenle elinde başka bir alternatifi olan Portekiz kralı projeyle ilgilenmedi. Columbus ardından Cenova ve Venedik yönetimlerinden de gereken desteği alamadı. Bu arada İngiltere'de teklif götürmüştü ama karar gecikince İspanya'da karar kıldı.
İspanya o dönem, Aragon kralı II.Ferdinand ve Castille kraliçesi Iseballa'nın evlilikleriyle birlikte tek bir ülke gibi yönetilir olmuştu. Columbus teklifini Castille Kraliçesi İseballa'ya sundu. Kraliçenin danışmanları önerilen mesafenin çok kısa olduğunu söyleyerek projeye karşı çıktılar. İki yıl süren uğraşlardan sonra Kral ve Kraliçe, teklifi kabul ettiler ve Columbus ile bir kontrat yaparak keşfedilen yerlerden Columbus'un ödül almasını kabul ettiler.
9.1 Columbus’un dört Amerika seferi

  • Birinci Sefer: Sonunda Columbus 3 Ağustos 1492 de üç gemi ile hareket etti. Önce Kastilya krallığına ait Kanarya Adalarına ulaştı. Burada bir süre kalıp gemilerin bakımını yaptırdı ve erzak depoladı. 6 Eylül'de yeniden denize açıldı ve beş haftalık sürenin sonunda 12 Ekim 1492'de ilk kara gözüktü. Columbus adaya San Salvador (Bahamas) adını verdi. Columbus Küba'nın kuzeydoğusunu ve Hispaniola’nın (Haiti ve Dominik Cumhuriyeti) kuzeyini ziyaret etti. Buralarda gördüğü yerlileri çok barışçıl ve sevgi dolu olarak anlattı. 39 askerini bırakarak şimdi Haiti denilen bölgede ilk yerleşim yerini kurdu ve yanına esir olarak aldığı 20 yerli ile İspanya'ya döndü. Yerlilerden ancak yedi-sekizi İspanya'ya ulaşabildi diğerleri yolda öldüler. Bu seyahat ile frengi hastalığı Amerika'dan Avrupa'ya yeniden geldi. Columbus'un adamları Fransa Kralı VIII.Charles ile katıldıkları İtalya seferi sırasında hastalığı Avrupa'ya yaydılar. Beş milyon kişi bu hastalıktan öldü.
  • İkinci Sefer: Columbus 1493’de yeni yerler keşfetmek ve koloniler kurmak için 17 gemi ve 1.200 kişi ile yeniden sefere başladı. Kanarya adalarından sonra bu kez biraz daha güneye gittiler. Columbus, Hispaniola (Haiti ve Dominik Cumhuriyetlerinin bulunduğu ada) adasında Taino insanlarına katliam yaptı. Yüzlercesini yakalayıp esir olarak satılmak üzere Avrupa'ya gönderdi. Kalan insanların da altın getirmelerini istedi. Getirmeyenin ellerini kesiyor, öldürüyordu. Ada nüfusunun yarısı kabul edilen 250,000 Taino'nun öldüğü sanılmaktadır. Geri kalanı da köleleştirilip koloninin plantasyonlarında çalıştırıldılar. Columbus ilk seyahatinden 60 yıl sonra 1550’ye gelindiğinde ada da yaşayan Taino yerlisi sayısı 100 civarında kalmıştı.
  • Üçüncü Sefer: Columbus'un üçüncü seyahati 1498 de altı gemiyle yapıldı. Trinidad , Tobago , Grenada ve Güney Amerika'yı Orinoco nehrini inceleyen Columbus Hispaniola'ya geri döndü. Kolonideki İspanyollar vaad edilenlerin gerçekleşmediğini söyleyerek karşı çıktılar. Columbus sertlik uygulayarak bu başkaldırıyı bastırdı. İspanya'ya dönüşünde bir süre tutuklu kaldı.
  • Dördüncü Sefer: Endonezya'daki Starit of Malacca'yı bulmak amacıyla düzenlendi. Columbus, Hispaniola yakınlarındayken fırtına çıktı. Columbus limana sığındı. İspanya'ya altın götürmekte olan Koloni yöneticisi, Columbus'ın fırtına uyarısını dinlemedi, yola çıktı. 30 gemisinden 29’u battı, İspanya'ya gönderilmekte olan altınlarda denizi boyladı. Jamaica’da biraz dinlenen Columbus Güney Amerika'ya gitti. Panama’da yerlilerden başka bir Okyanus olduğunu duyan Columbus bunu araştıramadan, fırtınalara yakalandı. Gemileri karaya oturunca bir yıl süreyle Jamaica’da kaldılar. Sonunda yardım geldi, kurtuldular ve İspanya'ya döndüler.
Columbus Hindistan’a gitmek isterken Amerika yakınlarındaki adalara çıkmıştı. Zengin giysiler içerisinde Hint mihraceleri göreceklerini beklerken çıplak insanlar gördüler. Muhteşem saraylar yerinde kulübeler vardı. Ne altın zincirli filler ne de altın gemli atlar vardı. Kıyılar tamamen ıssızdı. Columbus’un aradığı yerin bu olmadığını anlaması gerekiyordu ama Hindistan’ı bulmaya kendini o kadar şartlandırmıştı ki başka birşey düşünemedi. Yerli halklara hemen ‘Indios’ deyiverdi. Columbus, ıssız koylarda gördüğü yoksul kulübeleri Hindistan’ın fakir bölgeleri sanmıştı. Hele yerlilerin bazılarının burunlarında altın iğneler görünce doğu servetinin yakınlarda olduğuna iyice inandı. Yerliler batıyı göstererek taşlı toprak anlamına gelen ‘Sibao’ diyorlardı. Columbus bu sözü o zaman Japonya’nın adı olan ‘Sipango’ sandı. Yerliler ‘Karayip’ diyorlardı, Columbus bunu Moğol kabilelerinden birinin adı olan ‘Kaniba’ şeklinde anladı. Ve akşamleyin geminin seyir defterine Hindistan şahının başkenti yakınlarında olduğunu yazdı. Columbus Küba adasının Çin’in eyaletlerinden biri olduğuna inanıyordu. Karayip denizini Hint okyanusu sanmıştı. Kızıldeniz ve İskenderiye yoluyla İspanya’ya dönmeyi planlıyordu. Panama kıstağında Ganj Irmağı’nın okyanusa döküldüğü yeri arıyordu.
Columbus okyanus ötesine dört defa gitmiş fakat Hindistan’ı gördüğüne ve Espanyola adasının Japonya olduğuna hayatının sonuna kadar inanmıştı. Yeni çağın insanlarından olan Columbus eski kafayla düşünüyordu. Dünyanın küçük olduğuna Doğu ülkelerine okyanus yoluyla birkaç günde gidildiğine inanıyordu. Çünkü kutsal kitapta karaların denizlerden altı misli geniş olduğu yazılıydı.
Columbus 1506 yılında 55 yaşında öldü. Öldüğünde Hispaniola'dan topladığı altınlar nedeniyle oldukça zengindi. Keşfettiği yerlerin Asya'nın doğu kıyıları olduğunu sanıyordu. Bulduğu kıtaya Columbus’un adı değil Amerigo Vespucci’nin adı verildi. Oysa Amerika’da hiçbirşey bulmamış ama Amerika’nın yeni bir kıta olduğunu sezmişti.
9.2 Amerigo Vespucci
Amerigo Vespucci, Medici ailesi için çalışan bir kaşif denizciydi. Columbus'ın ilk seferinden sonra iki ya da üç kez benzer rotaları izleyerek Amerika kıtasına ulaştı. Gezilerinde Güney Amerika’nın doğu sahili boyunca güneye doğru indi ve buraların yeni bir kıta olduğuna inandı. Kuzey Amerika henüz keşfedilmemişti ve varlığı henüz bilinmiyordu. Amerigo Vespucci'nin 1502-1504 de yayınlanan seyahat günlükleri Martin Waldseemüller'i Colombus'ın keşfettiği yerlerin Hindistan değil yeni bir kıta olduğuna inandırdı. Ve Martin Waldseemüller 1507 yılında yayınladığı yeni dünya haritasında yeni kıtayı Vespucci'nin isminin Latin karşılığı olan Americus dan esinlenerek America olarak tanımladı. Venedikli Giovanni Caboto’da İngilizlerin hizmetinde 1497 yılında Kuzey Amerika’yı bulmuştu.
Amerika bir dönem Columbus’un anısına Columbia olarak da tanındı. 18. yüzyılın sonlarında South Carolina Columbia, Columbia river gibi yerlere adı verildi. Ama United States yerine Columbia denilmesi kabul görmedi ama gene de Columbia Amerika'nın dişi adı , Uncle Sam da erkek adı olarak benimsendi. ABD dışında isim 1819 da Republic of Colombia olarak yer buldu.

10. İSPANYOLLAR AZTEC İMPARATORLUĞUNU İŞGAL EDİYOR
İspanyol keşif lideri Hernan Cortes 1519 yılında çoğu kılıç ve kalkan ile silahlandırılmış 630 adamıyla Meksika’da Yucatan’a ayak bastı. Yerliler yaşamlarında hiç beyaz adam görmemişlerdi. Atı da tanımıyorlardı. Toplardan çıkan ateş ve gürültüde onlarda müthiş bir korku uyandırmıştı. İspanyol istilacıları büyücü sandılar. 
Keşif heyeti gemileriyle daha sonra Campeche’nin batısına doğru ilerledi. Burada yerel bir ordu ile kısa süren bir savaştan sonra Cortes, Campeche kralını barışa ikna etti. Cortes daha sonra askerleriyle Cempoala’ya gitti.  Totonac’lar Astec yönetiminden memnun değildiler ve Cortes bu ikilemi kullanarak Totonac’ların Astec’lere savaş açmasını sağladı. Totonac’lar, Tlaxcala’ya yürüyen Cortes’e de asker yardımı yaptılar. Tam bu sırada Cortes’in askerlerinin bir bölümü isyan ettiler. İsyan planını fark eden Cortes gemilerini limanda batırarak, askerlerinin Küba’ya kaçmalarını önledi.
Göl üzerindeki adada kurulmuş Tenochtitlan şehri resmi ve Huitzilopochtli Tapınaklar maketi
İspanyolların önderliğinde Totonac ordusu yeni müttefikler bulmak için Astec’lerin başkentine doğru ilerlemeye başladı. Cortes, birkaç küçük çatışmadan sonra Tlaxcala ile müttefik oldu. İspanyolar, 5-6 bin Tlaxcalan ve 400 Totonac ile Meksika körfezine ilerledi. Cortes,  Cholula şehrinde kendilerine pusu kurulduğunu ileri sürerek şehir meydanında büyük bir katliam yaptı ve silahsız çok sayıda yerliyi öldürttü. Cholula katliamından sonra Hernan Cortes ve diğer İspanyollar başkent Tenochtitlan’a geldiler. İspanyollar şehirde önceki İmparator Axayacatl’ın sarayında İmparatorun elçisi tarafından çok değerli hediyeler ile karşılandı ve altı hafta burada misafir edildiler. İmparator İspanyolların artık memleketlerine dönmelerini istiyordu. Ama Cortes hediyeleri görünce daha da hırslandı.  Cortes İmparatorun sarayından çok etkilenmişti. İspanya’da böyle saray olmadığını söylüyordu. Aztec’lerde İmparatorun imparatora derin saygı gösterilir ve çevresinde sarayın yüksek memurları yer alırdı. İmparator günde dört kez giysi değiştirir ve bir giydiğini bir daha giymezdi. İmparatora yaklaşan kişilerin mutlaka başlarını eğmeleri gerekirdi. Eğer İmparator tahtarevan ile şehir sokaklarından geçiyorsa halk yere yatardır, çünkü İmparatorun yüzünü görmek yasakdı.
Geride Veracruz’da bırakılmış iki İspanyol, Aztec yöneticileri ile yaptıkları tartışma sonrasında öldürülünce Cortes bunun intikamı olarak İmparator Motecuzoma’yı gözaltına aldı. Motecuzoma devletini aylarca Hernan Cortés’in esareti altında yönetti. Eski bir Meksika efsanesine göre günün birinde doğudan güneşin oğulları olan beyaz tanrılar gelecek ve ülkeyi yönetimlerine alacaklardı. İşte efsanedeki beyaz tanrılar, İspanyollar gelmişti. Ama gerçekte onlar beyaz tanrıdan çok beyaz şeytandılar.
Solda insan kurbanların verildiği ikiz tapınak sağda Tapınak bölgesinden bir piramit
İspanya 1520 yılında Meksika’ya, Cortes’i İspanyol devletine ihanetten tutuklatmak amacıyla, ikinci ve daha büyük bir keşif heyeti gönderdi. Cortes, heyetin komutanının yardımcılarını ikna ederek heyeti kendi tarafına çekti ve tutuklanmaktan kurtuldu. Cortes, Tenochtitla’dan uzakta İspanya’dan gelen heyet ile ilgilenirken, yardımcısı Astec’lerin Tanrı Huitzilopochtli tapınağında insan kurban etmelerine kızarak bir grup Aztec soylusunu katletti. Astec’ler intikam amacıyla İspanyolların bulunduğu saraya saldırdı. Cortes, hemen Tenochtitlan’a döndü ve esir İmparator Motecuzoma’yı sarayın çatısına çıkararak saldırganların isyanını durdurmasını istedi. Bu esnada Tenochtitlan yönetim konsülü Motecuzoma’yı görevden almış ve yerine kardeşi Cuitlahuac’yı yeni imparator olarak  açıklamıştı. Astec yerlileri eski İmparatorları Motecuzoma’ya taşlar atıp yaraladılar. Eski İmparator birkaç gün içinde öldü. İspanyollar ve müttefikleri Moctezuma’nın ölümünden sorumlu tutulma endişesiyle hemen Tenochtitlan’da ayrıldılar. Dönüş yolunda saldırılara maruz kalıp, kayıplar verdiler. Bazı İspanyollar üzerlerindeki altınlarla boğularak can verdiler. İspanyollar ve Müttefikleri Tlaxcala’ya çekilerek, bir sonraki Tenochtitlan seferi için hazırlıklara başladılar.  
Bu sırada Tenochtitlan çiçek hastalığı ile kırılıyordu. Nüfusun yarısı İmparator Cuitlahuac’da dahil bağışıklıkları olmadığı çiçek hastalığından öldüler. Yeni İmparator Cuauhtémoc şehirdeki salgın çiçek hastalığı ile uğraşırken Cortés, Aztec’lerin yönetiminden hoşnutsuz Tlaxcalan, Texcocan, Totonac’lardan oluşan bir ordu topladı. 100,000 savaşcıdan oluşan birleşik orduyla yeniden Meksika körfezine yürüdü. Birçok küçük savaştan başarıyla çıktıktan sonra Cortes aylarca Tenochtitlan şehrini kuşattı. Sonunda İspanyollar şehri aldılar. Aztec’ler yok edildiler. İmparator Cuauhtémoc şehirden kaçarken yakalandı ve tutuklandı. İmparator Cortés tarafından 1525 de öldürüldü. Cortes sonradan İspanya’ya döndü. Çok zengin olmuştu. Ama hayatının son senelerinde tüm servetini kaybetti. 1547 yılında öldü.

11. İSPANYOLLAR İNKA İMPARATORLUĞUNU İŞGAL EDİYOR
Eski Dünya ile Yeni Dünya arasındaki çatışmalar, MS 1492’de Kristof Columbus’un Karayip adalarını keşfiyle başladı. Daha sonra Avrupa ile Amerikan yerlileri arasındaki ilişkilerin en dokunaklısı 16 Kasım 1532’de Peru’nun bir dağ kasabası olan Cajamarca’da İnka imparatoru Atahualpa ile İspanyol Francisco Pizarro arasındaki ilk karşılaşmaydı.
Atahualpa Yeni Dünya’nın en büyük, en ileri devletinin mutlak hükümdarıydı. Pizarro ise Avrupa’daki en güçlü devletin hükümdarı, Kutsal Roma İmparatoru V.Karl’ı (İspanya kralı I.Carlos) temsil ediyordu. 168 İspanyol askerinden oluşan bir ayaktakımı güruhuna kumanda eden Pizarro bilmediği yabancı topraklardaydı. Yerli halkı hiç tanımıyordu. Panama‘nın kuzeyinde, 1500 kilometre kadar ötedeki İspanyollarla bağlantısı tamamen kopmuştu, kendisine destek olacak güçlerin zamanında yetişmesine olanak yoktu. İmparator Atahualpa egemenliği altındaki milyonlarca insanla kendi imparatorluğunun merkezinde oturuyordu. 80 bin kişilik ordusunun koruması altındaydı ve komşu yerlilerle yaptığı savaşı yeni kazanmıştı. İki lider karşı karşıya geldikten birkaç dakika sonra Pizarro, Atahualpa’yı esir aldı. Pizarro, İmparatoru sekiz ay elinde esir tuttu ve onu serbest bırakma sözü karşılığında en büyük fidyesini topladı. Beş metre eninde, yedi metre uzunluğunda ikibuçuk metre yüksekliğinde bir odayı dolduracak kadar altını fidye olarak topladıktan sonra sözünde durmadı ve Atahualpa’yı öldürdü.

Atahualpa’nın esir alınışı, Avrupalıların İnka imparatorluğunu ele geçirmelerinde belirleyici bir rol oynadı. İspanyollar silah üstünlükleri nedeniyle savaşı nasılsa kazanacaktı ama hükümdarın esir alınışı süreci hızlandırdı ve kolaylaştırdı.  İnkalar, Atahualpa’ya güneş tanrısı olarak tapıyorlar, her dediğini yapıyor, hatta esirken verdiği emirleri bile yerine getiriyorlardı. Atahualpa’nın ölümüne kadar geçen süre içinde Pizarro, İnka imparatorluğunun içlerine kadar gidecek keşif birlikleri gönderecek ve Panama’daki İspanyol destek birliklerden yardım çağırtacak kadar zaman buldu. Atahualpa’nın ölümünden sonra İspanyollar ile İnkalar arasında savaş başladığında İspanyol güçler daha etkindi.   
İspanyol Vali Pizarro, Cajamarcalı yerlileri işkence ile konuşturarak Atahualpa’nın kendilerini Cajamarca’da beklediğini öğrendi. Dağların eteklerinde imparatorun ordusunun binlerce çadırını gördüler. 80 binden fazla asker vardı. İmparator Atahualpa, Pizarro’yu dost ve kardeş olarak karşılayacağı mesajını elçisi aracılığıyla ileterek, Pizarro’yu yanına çağırdı. Bunun üzerine Pizarro birliklerini Cajamarca meydanının çevresine gizledi. Aynı şekilde piyadeleri de ikiye böldü. İki üç İspanyol borazanlarıyla birlikte yanlarına bir top da alarak küçük bir kaleye yerleştiler. Pizarro’nun planına göre  Atahualpa halkıyla birlikte şehrin merkezine geldiğinde, Pizarro işaret vererek boruların çalınmasını, topun ateşlenmesini başlatacak, süvariler mevzilendikleri avludan dışarı fırlayacaklardı.
İmparatorun kafilesinin önünden giden 2.000 yerli İnkalı Atahualpa’nın geçeceği yolu temizliyor, arkasından da savaşçılar geliyordu. Kalkanlarıyla birlikte savaşçıların yarısı bir yanında, diğer yarısı da diğer yanında yürüyordu.  Temizlik yapan grubun arkasındaki bölük rengarenk giysileriyle dans edip şarkı söylüyordu. Arkalarında ise sekiz kişinin taşıdığı gümüş ile kaplanmış bir tahteveran içerisinde Atahualpa geliyordu. Atahualpa’nın arkasından gelen iki tahteravanda ise yüksek rütbeli komutanlar vardı.
İmparator meydana gelince Vali Pizarro, rahip Vincente de Valverde’yi Atahualpa ile görüşmeye gönderdi ve onu Tanrı adına ve İspanya kralı adına Hz.İsa’ya inanmaya ve majesteleri İspanya kralının hizmetine girmeye davet etmesini söyledi. Rahip elinde İncil taşıyordu. Atahualpa kitaba bakmak için istedi birkaç sayfasına baktıktan sonra fırlatıp attı. Bunun üzerine Rahip, Pizarro’ya koşarak yardım istedi ve ‘Tanrının adına bu adamlara hadlerini bildirin ben Tanrı adına izin veriyorum’ dedi. Bunun üzerine Pizarro saldırı işaretini verdi ve adamları ateşe başladılar. Silahlı İspanyollar silahsız yerlilerin üzerine saldırdılar.  Yerli halkı korkutmak için atların boynuna çıngıraklar takmışlardı. Silahların gümbürtüsü, boruların şamatası, çıngırakların sesleri üzerine yerliler neye uğradıklarını şaşırdılar. Yerliler o kadar korktularki panikle birbirini ezip öldürdüler. Yerliler silahsız olduklarından saldırgan Hiristiyan İspanyollara hiçbirşey olmadı. Süvariler, yerli halkı atlarıyla ezerek yaraladılar, öldürdüler. Piyadeler panik halindeki yerlileri kılıçtan geçirdiler. Atahualpa tahtarevanında esir alındı. Şehrin dışında bekleyen yerli askerler şehirden kaçanların yarattığı panikle dağıldılar.  Atahualha’nın tüm üst düzey subayları ve yedi bin askeri o gün öldü. Eğer güneş batmasaydı ölü sayıları 40 bine yaklaşabilirdi. Çoğunun kolları kopmuştu. İmparator esir edilmişti.
11.1 Neden İnkalar değil de İspanyollar galip geldiler
Pizarro’nun 106 tane piyade eri ve 62 adet de atlı süvarisi vardı. Atahualpa’nın ise 80 bin kişilik ordusu. Pizarro’nun askeri üstünlüğü İspanyolların sahip oldukları çelik kılıçlar, zırhlardan, tüfeklerden, atlardan kaynaklanıyordu. Atahualpa’nın üzerine binip savaşacakları hayvanları olmayan birlikleri bu silahlarla ancak taş, bronz, ya da tahta sopalarla, tahta topuzlarla, baltalarla karşılık verebilirlerdi. Bunlara ek olarak sapanları ve yorgan gibi pamuktan zırhları vardı.
Cajamarca çatışmasında 168 İspanyol askeri sayıları kendilerinden 500 kat daha fazla olan Amerikan yerlilerini tek bir kayıp dahi vermeden yere sermişlerdi. Atahualpa’nın ölümünden sonra Pizarro, Cajamarca’dan İnla’nın başkenti Cuzco’ya giderken böyle dört çatışma daha olmuştu. Bu savaşlarda binlerce yerliye karşı savaşan İspanyollar yaklaşık 70 kişiydi.
İspanyol zaferlerini açıklamak için onlarla işbirliği yapan yerlilerin yardımı, İspanyol silahlarının ve atların yeniliğinin psikolojik etkisi ya da İnkaların İspanyolları geri dönen tanrıları Viracocha sanmaları gibi nedenler göstermek yetmez. Pizarro ve Cortez’in başlangıçtaki başarıları bazı yerlileri, İspanyolların karşı konulamaz üstünlükleri karşısında onlara direnmenin anlamsızlığını görüp yabancıların tarafını seçmelerine neden olmuştur. Daha önce hiç görmedikleri atlar, çelik kılıçlar, tüfekler karşısında Cajamarca’da İnkalar donup kalmışlardı. İlk fethin üzerinden altı yıl geçtikten sonra İspanyollara karşı iki iyi hazırlanmış, geniş çaplı, çok ciddi İnka ayaklanması oldu. Direnmeye kararlı, artık panik olmayan İnka ordusu büyük çaba göstermesine rağmen İspanyolların silah üstünlüğü karşısında başarısızlığa uğradılar.
İspanyolların İnkalara karşı kazandıkları zaferde tüfeklerin rolü çok azdı. O günlerin çakmaklı tüfeklerinin doldurulması ve ateşlenmesi güçtü. Pizarro’da bunlardan ancak bir düzine vardı. Fiziksel etkisinden çok psikolojik etkisi daha fazla olmuştur. Esas etkiyi çelik kılıçlar, mızraklar ve hançerler yarattı. Yerlilerin yorgan yumuşaklığındaki pamuktan zırhlarını çelik silahlar kolayca kesip parçalabiliyordu. Buna karşın yerlilerin küt sopaları İspanyolları ve atlarını dövmeye yarıyordu ama öldürmeye yetmiyordu. İspanyoların çelik ya da örme demir zırhları onları her türlü saldırıdan koruyordu.
Atlar büyük üstünlük sağlamıştı. Haberciler gerideki birliklere koşup haber verinceye kadar atlı süvariler onları yakalıyor ve yok ediyordu. Böylece gerideki birlikleri ile iletişimlerini koparıp, etkisizleştirdiler. Açık alanda atlı süvariyi ile savaşmanın mümkün olmadığını öğrenen İnkalar sonraki yıllarda süvarileri pusuya yatıp yakın dövüşe zorlayarak etkisiz hale getirmeye çalıştılar. MÖ 4000 yıllarında Karadeniz’in kuzeyindeki steplerde atların evcilleştirilmesiyle birlikte savaşların da şeklide değişmeye başladı. Süvarilerin ordulardaki askeri üstünlüğü I.Dünya savaşına kadar sürdü.  
Daha sonraki yıllarda Avrupalıların işgal hareketlerine tek karşı koyabilen yerli Amerikalılar tüfek ve at sahibi olabilenlerdi.  Bugün kızılderili deyince aklımıza hemen iyi ata bilen silah kullanabilen savaşçılar gelir. Oysa atı ve silahı Amerika’ya getirenler Avrupalılardı ve yerliler o döneme kadar genellikle barışcı çiftçilerdi.
11.2 Neden Atahualpa Cajamarca’daydı
Atahualpa ile ordusu Cajamarca’daydı çünkü İnkaların ikiye bölünmesine ve zayıf düşmesine yol açan bir iç savaştan yeni çıkmıştı.. İspanyolların getirdiği ve hızla yayılan ölümcül çiçek hastalığı yüzünden 1526 yılları dolaylarında İnka İmparatorları Huayna Capac ile bir sonraki İmparator Ninan Cuyuchi hayatlarını kaybettiler. Bu ölümler Atahualpa ile üvey kardeşi Huascar arasında taht savaşını ateşledi. Pizarro bu bölünmeden yararlandı. Bu salgın hastalık olmasa İspanyollar birleşik bir İnka İmparatorluk ordusuyla ile karşı karşıya geleceklerdi.
Bağışıklığı olmayan insanlara, önemli derecede bağışıklığı olan insanlardan bulaşan hastalıklar Avrupalıların Amerika kıtalarını fethinde önemli rol oynadı. İlk İspanyol saldırısı 1520’de başarısızlıkla sonuçlandıktan sonra Aztec’ler çiçek hastalığından kırıldılar. Montezuma’dan sonra tahta çıkan Cuitlahuac’da kısa sürede hastalıktan öldü. Avrupalılarlar birlikte gelen hastalıklar, kabileden kabileye bütün Amerika kıtalarına yayılmış ve Columbus öncesi Amerika kıtalarının yerli nüfusunun %95’inin ölümüne yol açmıştı.
11.3 Atahualpa neden tuzağa düştü
Atahualpa, İspanyolları çok az tanıyordu. Pizarro’nun ordusunu iki günlüğüne ziyaret etmiş bir yerli elçi, imparatora İspanyolların savaşçı olmadıklarını kendisine 200 yerli savaşçı verilirse hepsini yakalayabileceğini söylemişti. Atahualpa’nın aklına İspanyolların korkunç bir savaşçı oldukları hiç gelmedi.

İspanyollar İnkaların kuzey sınırından yalnızca 900 kilometre uzaktaki Panama’yı 1510 yılında fethe başlamışlardı ama Pizarro 1527 yılında Peru kıyılarına ilk ayak basana kadar İnkalar İspanyol diye istilacı bir halkın varlığından haberdar olmamış gözüküyorlar. Atahualpa, İspanyollara kendisini serbest bırakmaları karşılığında fidye önermiş, bu fidye ödendiğinde serbest bırakılacağına safça inanmıştı. Pizarro, Atahualpa’yı esir aldıktan sonra, imparatorun kardeşi ve ordunun komutanı Chalcuchima’yı da kandırarak ordusuyla teslim olmaya ikna etmiştir.
Aztec İmparatoru Montezuma’da, Cortes’i geri dönen Tanrıları sanarak, küçük ordusuyla birlikte Aztec başkenti Tenochtitlan’a davet ederek daha büyük bir hata işlemişti. Sonunda Cortes’de, Montezuma’yı esir almış, Tenochtitlan’ı ve Aztec İmparatorluğunu ele geçirmişti.

Pizarro çok muhtemelen Atahualpa’ya pusu kurarken, Cortes’in başarılı stratejilerini okumuş ve kendisine örnek almıştı. Dolayısıyla İspanyolların başarılarının arkasında;
  • Tüfek, çelik kılıç ve atlara dayalı askeri teknoloji,
  • Bulaşıcı hastalıklar
  • Avrupa’nın gelişmiş denizcilik tecrübesi ve teknolojisi
  • Avrupa’daki devletlerin merkezi siyasi örgütü
  • Yazı sayesinde biriktirilmiş bilgi vardı.
12. AVRASYALILARIN İKİNCİ KOLONİ KURMA GİRİŞİMLERİ BAŞARILI OLDU
Avrasyalıların Amerika kıtalarına yerleşmeye yönelik ikinci girişimleri başarılı oldu. İspanya, Norveç gibi değildi, keşifleri destekleyebilecek ve kolonilerine para yardımı yapabilecek kadar zengindi, kalabalık nüfusluydu.  İspanyolların Amerika kıtalarında ayak bastıkları yerler, yerli Amerikan bitkilerine olduğu kadar Avrasya evcil hayvanlarına, özellikle sığır ve ata dayalı yiyecek üretimine son derece elverişli topraklardı.
İspanya’nın okyanus aşırı sömürge kurma girişimleri  1492’de Avrupa’da okyanus fırtınalarına ve dalgalarına dayanıklı gemi teknolojisinin hızlı bir gelişim gösterdiği bir zamanda başladı. Bunun sonucunda İspanya’da üretilen ve silahlı askerlerle donatılan gemiler Batı Hint adalarına kadar gidebiliyordu. İspanya’nın Yeni Dünya’daki kolonilerine kısa zamanda yarım düzine kadar Avrupa devletinin kolonisi katıldı.
Avrupalıların 1492’de Columbus’un kurduğu yerleşim yerinden sonra Amerika’da kurdukları ilk yerleşim yerleri Batı Hint Adaları’ndaydı. Bu adalarda keşfedildikleri sırada tahmini nüfusları bir milyonu aşan yerlilerin çoğu hastalıklardan ve savaşlardan dolayı kısa zamanda yok olmuştu. Amerika kıtasında ilk koloni 1508 dolaylarında, Panama Kıstağı’nda kuruldu. Ana karadaki iki büyük imparatorluktan Aztec İmparatorluğu 1519-1520 yıllarında, İnka İmparatorluğu 1532-1533 yıllarında İspanyollar tarafından ele geçirildi. Ele geçirenlerin başarısında, Avrupa kökenli hastalıkların (çiçek) payı büyük oldu. Nüfusun büyük bir bölümü gibi imparatorların kendileri de bu hastalıktan öldü. İşin geri kalanını da çok az sayıdaki atlı İspanyolun ezici askeri üstünlüğüyle birlikte birbirlerine düşman yerli kabileleri kullanma konusundaki siyasal becerileri halletti. Bunu izleyen 16. ve 17. yüzyılda Avrupalılar Orta Amerika’daki ve Güney Amerika’nın kuzeyindeki geri kalan yerli devletleri de yenilgiye uğrattılar.
Kuzey Amerika’nın en gelişmiş yerli toplumlarına, ABD’nin güneydoğusunda ve Mississippi ırmak sisteminde yaşayanlara gelince, onlar daha çok ilk Avrupalı kaşiflerin ve öncülerin getirdiği mikroplarla yok oldular. Avrupalılar Amerika kıtalarına yayılırken Great Plains bölgesindeki Mandanlar, Kuzey Kutup bölgesindeki Sadlermiut Eskimoları gibi daha pek çok yerli toplum da hiçbir askeri müdahaleye gerek bırakmadan hastalıktan kırıldı. Bu şekilde bir kırımla yok olmayan kalabalık yerli toplumlar da uzman Avrupalı askerlerin ve yerli işbirlikçilerinin açtığı kıran kırana savaşla  Aztec ve İnkalar gibi yok edildiler.  Bu askerleri ilkin Avrupa’daki anavatan ülkeleri, daha sonra Yeni Dünya’daki Avrupa koloni yönetimleri, son olarak da koloni yönetimletini izleyen bağımsız yeni Avrupa devletlerinin siyasal kurumları destekliyordu.
Daha küçük yerli toplumlar tek tek kişilerin küçük çaplı saldırıları ve cinayetleriyle daha rastgele bir biçimde yok edildiler. Kaliforniya’daki avcı/yiyecek toplayıcıların sayısı 200 bini buluyordu ama 100 küçük kabileye bölünmüştü. Bunları yok etmek için savaşmak bile gerekmiyordu.Bu kabilelerin çoğu 1848-1852 yılları arasında Kaliforniya eyaletine göçmenlerin akın akın gelmesine yol açan altına hücum sırasında  ya da ondan sonra kıyıma uğradı ya da mülksüzleştirildi. 19. yüzyılın sonu ile 20. yüzyılın başlarında kauçuk patlaması sırasında pek çok Amazon yerli toplumu aynı şekilde sivil kişilerce yok edildi.


13. SONUÇ
İnsanlık tarihi bir bayrak yarışı gibidir. Değişik zamanlarda farklı toplumlar diğerlerine göre uygarlıkta ileri gittiler. Geride kalanları egemenlikleri altına aldılar. Zaman geldi onların yerlerini de başkaları aldı. Christopher Columbus zamanında (1492) Avrasya toplumları, yiyecek üretimi, mikroplar, teknoloji, siyasal örgütlenme ve yazı bakımından yerli Amerikan toplumlarına göre çok üstündü. Amerikan toplumlarından yaklaşık 4.000 yıl ilerdeydiler. Bundan dolayı kolaylıkla Yeni Kıta’yı fethettiler. Avrasyalıları Amerikan halklarına göre üstündüler çünkü: 
  • Avrasya’da insan varlığı çok daha eskiye dayanıyordu,
  • Evcilleştirmeye elverişli mevcut yaban bitkiler, özellikle hayvanlar Avrasya’da daha fazla bulunduğu için yiyecek üretimi de daha etkili yapılabiliniyordu,
  • Avrasya’da kıta içi yayılmaları güçleştirici coğrafi büyük engeller yoktu,
  • Amerika kıtalarında şaşırtıcı bir biçimde bazı teknolojik icatlar olmamıştı.
  • Amerikan toplumları yazıyı geliştirip yaygınlaştıramamıştı  
Amerika kıtalarının birlikte yüzölçümü, Avrasya’nınkinin %76’sıdır. MS 1492’de nüfus sayılarıda benzer oranlardaydı. Ama Amerika kıtaları birbirleriyle ilişkileri gevşek olan toplum adacıklarına bölünmüştü. Amerikan ve Avrasya toplumları 13.000 yıl ayrı ayrı kendi başlarına geliştikten sonra son beşyüz yıl içerisinde karşı karşıya gelip, çatıştılar. O zamana dek Eski Dünya ile Yeni Dünya arasındaki ilişkiler yalnızca Bering Boğazı’nın iki kıyısındaki avcı/yiyecek toplayıcılarla sınırlıydı.
Sonuçta Avrupalıların yiyecek üretimine ve yaşam alışkanlıklarına en uygun bölgelerde yaşayan yerli Amerikan nüfus yok edilmiş durumda. Kuzey Amerika’da hala ayakta kalmış olabilen yerliler koruma bölgelerinde (plantasyon) ya da kutup bölgeleri gibi Avrupalıların tercih etmedikleri yerlerde yaşıyorlar.  Amerikan yerlilerinin yerini Avrupalılar, Afrikalılar, Asyalılar almış durumda.
Orta Amerika’nın ve Andlar’ın bazı bölgelerinde Amerikan yerlilerinin nüfusları başlangıçta öylesine kalabalıktı ki onca hastalıktan ve savaştan sonra bile bugün nüfusun büyük bölümü Amerika yerlisidir ya da karışıktır. Andlar’ın yüksek yerleri için bu özellikle geçerlidir, çünkü oralarda genetik bakımından Avrupalı kadınlar üremekte bile fizyolojik güçlükler çekerler. Andlar’ın yerli tarım bitkileri hala yiyecek üretimi için en uygun ürünleri oluştururlar. Ama Amerikan yerlilerinin kültürlerinin ve dillerinin yerlerini yaygın olarak Eski Dünya’nın dilleri ve kültürleri almıştır. Eskiden Amerika kıtalarında konuşulan yüzlerce dilin bugün yalnızca 187’si yaşıyor. Bunların da 149’u can cekişiyor. Bir kültürel yok ediş söz konusu. Eski Amerikalı yerlilerin Kuzey Amerika’daki azalma oranı %95’e ulaşmış durumda.  Avrupalı, Asyalı ve Afrikalı göçmenler yüzünden Amerika kıtalarının nüfusu 1492’dekinin on katına ulaşmış durumda.  
                         Sioux Şefi Oturan Boğa (1831-1890) ve Apache Şefi Geronimo (1829-1909)
Dünyanın belkide en çevreci toplumlarından biri olan Kuzey Amerika yerlileri hayata Avrasyalılardan farklı bakıyorlardı. 20. yüzyılda binlerce yılın kültürel birikimiyle ancak başlayan çevreci hareket onların yaşam biçimiydi, var oluş nedenleriydi. Çevreci hayatı içselleştirmişlerdi. Selam olsun Oturan Boğaya, Geronimo’ya ve adsız doğa kahramanlarına. Beyazlar için söyledikleri gibi..

                Son ağaç kesildiğinde,

           son nehir zehirlendiğinde,

        son balık öldüğünde;

     paranın yenilmeyeceğini göreceksiniz.





Kaynakça
Diamond, Jared - Guns, Germs and Steel
McNeill, William - Dünya Tarihi
İlin,M-Segal,E - İnsan Nasıl İnsan Oldu
Dorel, Gerard - Amerikan İmparatorluğu Atlası